10 Aralık 2012 Pazartesi

Kendime ve Sana Notlar

Kendime notlar, uyumaktan korkma, uyanmaktan ise asla çekinme. Düşünmekten vazgeçme, farkındalıkların senin kendini koruma yöntemin olsun. Hırsların olmasın, eser miktarda bile, üzüleceksen hırsların olmadığı için üzül. Kendini düşündüğün için kimseyi üzme, kimseyi düşündüğün için de kendini. Onu düşünmekten vazgeçme o seni düşünmese de. O seni düşündüğü için sen onu düşünmüyorsun unutma. Birileri sırf seninle diğerlerinden daha fazla seviyor diye iyi değildir unutma. İyi olduğu için insanları sevme, iyi olduğun için sev. Üzülmekten korkma sen bunula başa çıkarsın, üzmekten kork. Kimsenin hayallerini süsleme, kendi hayallerini asla süsleme. Olmayacağı hayal et ama olacağa amin de. Kimsenin seni üzmesinden korkma, seni sinirlendirmelerinden kork. Öfke duyma, acıma, nefret etme. Yoksaymak en güzel intikamdır unutma. Sevmekten korkma sevilmesen de. Sevilmekten kork eğer sevmiyorsan. Sevgi ihtiyacın değildir unutma. Kendine vakit ayır en az başkalarının sana ayırdığı kadar. Kendinle sohbet et, dertlerini dinle ama asla kendine tavsiye verme. 
Sana notlar, mutlu ol zira sana çok yakışıyor, kimsenin seni üzmesine izin verme zira sana hiç yakışmıyor. Seni düşünmeyeni düşünmekten vazgeç, seni sevmeyeni sevmekten. Sevmekten kork ama sevilmekten korkma, seversen üzülürsün sevilirsen en fazla üzersin. Sen sadece sen olduğun için sevilmelisin unutma. Nefret etmekten çekinme seni üzenlerden, nefret mutluluğa giden en güçlü  duygudur. Kendine vakit ayır diğerlerine ayırdığından daha fazla. Hayal et ve gerçekleşmesi için herkesi seferber et, zira senin hayallerin tüm insanlığın hayallerinden önemlidir. Seni seven insanları sev zira diğerleri senin sevgini haketmiyorlardır. 
Ve asla unutma sen beni senden kurtaramazsın, beni senden kurtarabilecek olsaydın seni severdim gerçekten...


Yaşlı Bir Kadın

Kimbilir kaçıncı kez gördüğü kar yağışını her seferinde izlediği yüz ifadesi ile izledi, büyük bir gülümseme ve dudaklarında şükürle... Kaç yıldır yaşadığını sayma ihtiyacı hissetmemişti hiç, soranlara yeterince yaşlıyım derdi, genç olduğu zamanlarda ise yeterince yaşadım... Yaşamaktan keyif almıştı hep, mutlu bir hayat geçirdiğini söyleyebilirdi. Elbette acılar oldu yaşadıkça, ne kadar yaşarsan o kadar acı olay görürsün derdi hep. Sevdiği bir çok insanın kaybına şahit oldu, cenazelerine katıldı, tanımadığı hayatların trajedilerini izledi haberlerde. Aşık olduğu adamla evlenemedi ah o rahmetli babasının inadı olmasaydı, ama onu çok seven bir adamla evlendi, Allah ondan razı olsun derdi her zaman. Çocuk nasip etmemişti Allah ama çok iyi bir eş ve hayat nasip etmişti. Eşini kaybettiğinde çok ağlamıştı, hatta annesinin ve babasını kaybettiğinden daha fazla. Eşine hiç aşık olmadı ama  emindi aşık olduğu adam dahil hiç kimseyi bu kadar derinden sevemezdi.
Kendi bildi bileli hayatını mutlu ve huzurlu geçirmeye adamıştı, kendi başına gelen olumsuzlukların moralini bozmasını engellemenin yöntemlerini aradı bir süre, sonra şükretmeyi ve sabrı keşfetti. Her olumsuzluğun bir miktar daha kötüsü olduğunu öğrenmişti yaşadıklarından ve aslında olumsuzluk dediklerimizin hiç bitmediğini. Sınav hikmeti denilen sözü anladığında mutluluğunun sırrını bulmuştu. Aşık olduğu adamla evlenemediğinde yıkılmıştı, adam ayrılırken hep mutlu ol demişti, bu sözü dinleyeceğini hiç sanmıyordu o zamanlar. Sonra kocası çıktı karşısına, hatta onu çok da sevmemişti tanıştıklarında ama çok sevilmişti. Sevilmenin verdiği mutlulukla evlendi onunla ki hep şükretti bu kararından ötürü... Annesini kaybettiğinde çok üzülmüştü ama annesinin hayatını düşününce şükretmişti, babası inatçı bir adamdı belki ama aslında gayet mutlu biriydi, uzun ve güzel yaşamış ve hayatında sadece ölürken inatlaşmamıştı. Kardeşi yoktu tıpkı evladının olmaması gibi. Yalnız sanıyordu insanlar onu, eş yok, çocuk yok, kardeş yok, ama hiç yalnız hissetmedi hayatta kendini.
Kar yağarken kahve içmeyi severdi hep ve yine kahvesini hazırlamaya gitmişti mutfağa. Kahvesini alıp pencereye doğru çevrilmiş iki tek kişilik koltuktan kendisinin olana oturdu, diğeri eşine aitti. İki koltuğun arasında bulunan sehpaya kahvesini bıraktı, fiskos masası denirdi bu sehpalara ve bu onu hep gülümsetmişti, ne güzel isim tam yerinde kullanılıyordu. Karın yağışını izlerken kahvesini yudumladı, kahveden sonra yapacaklarını düşündü, kuşlara yem vermeliydi, alt katındaki hasta arkadaşını ziyaret etmeliydi, biraz kuran okuyacak ve nafile namaz kılacaktı. Kahvesinden son yudumu aldı, kar aynı şekilde lapa lapa yağmaya devam ediyordu. Yavaşça doğruldu, acılar, mutluluklar ve en doğrusu bir ömrün izlerini taşıyan yüzünde, hiç eksik olmayan gülümsemesi ile birlikte kuşlara atacağı ekmekleri hazırlamak için mutfağa yöneldi, dilinde tek bir cümleyle "çok şükür"...


25 Kasım 2012 Pazar

Yaşlı bir adam

Buraya uzunca bir hikaye gelecekti aslında. Yaşlı bir amcanın hikayesi, belki kendi genç ama ruhu yaşlı bir adamın hikayesi de olabilirdi bilmiyorum. Yağmurda ıslanmış ve ıslanmaktan nefret eden. Uzun bir uykudan uyanmış gibi bakan etrafına. "Shawshank Redemption" diye bir film vardı, çoğunuz izlemişsinizdir, filmin yan karakterlerinden biri, uzun süre hapiste kalan bir amca, hapisten çıkınca dünyayı tanıyamıyor ve sonunda intihar ediyordu filmde, yabancı hissediyordu dünyada kendini. Hikayenin kahramanı da öyle hissetmeye başlamıştı. Dünyaya şaşkın gözlerle bakıyor, insanları tanıyamıyor, gözleri sürekli doluyordu. Bıraktım yazmayı hikayesini farkedince bu durumu. Korktum sanırım sonunun filmdeki amca gibi olmasından, müslüman adam intihar etmemeli hikayede bile olsa. Kahraman hayata küsmüş biriydi aslında, uzun bir süre hayatla olan bağlantısını koparmış sonra geri dönmeye karar vermiş biri. Daha meraklı, hayata karşı daha ilgili olmasını bekliyordum ilk yazmaya başladığımda. Ama yaşadığı uzun ayrılık bildiği hayatı değiştirdiğinden olsa   gerek ilgi duyamadı hayata. 
Kendi yarattığı hapishanede yaşıyordu yıllardır, kendi uydurduğu bir yatalaklık hali de denilebilir. Zihnini soyutlamış, yeni şeyler görmemek için çabalamıştı yıllarca. Sonra bir sabah uyandığında uyanmak istediğini farketti. Kaçırdıkları için üzülmüyor ya da kaybettiklerine bir özlem duymuyordu, sadece hapisten çıkması gerektiğini düşündü artık, yataktan kalkması gerektiğini. 
Unutulan bir şey yok dedi kendi kendine, değişen de... Sadece tozlanan anılar ve kapanan yaralar var. Düşündü kendini eve hapsetmesine sebep olan olayı ve çok büyütmüşüm dedi, hatırladığı, geçmişi düşündüğünde aklına ilk gelen şeyler güzel ve mutlu anları oluyordu hep oysa. Kendine bunu yaptığı için pişman olmadığını tekrarladı kendine. Kahvaltısını yaptı, yıllar sonra ilk kez ekmek kızarttı kendine özgürlüğünün şerefine. Eski elbiselerinden birini çıkardı dolabından ve giydi, aynaya baktı, saçını sakalını düzeltti ve ayakkabılarını giydi. Dışarı çıkmaya hazırdı, dışarı çıkmıyor değildi aslında, ihtiyaçlarını karşılamak için en fazla ayda 1 kere çıkıyor ama kimseyi görmüyor kimseyle konuşmuyordu. Kendisiyle bile uzun süre sonra ilk defa iletişim kurmuştu bu sabah. Kapıyı açtı, binanın içinde yürümeye başladı, ve yıllardır yapmadığı ilk şeyi yaparak merhaba dedi hayata, karşısından gelen komşusu olduğunu düşündüğü genç adama gülümsedi ve iyi günler evlat dedi...
Hikayeyi kendime anlatmam 1 hafta sürdü buraya yazmam daha uzun, planladığımdan daha kısa ama devam edebilecek bir hikaye oldu yine. Hikayenin sonuna bir şarkı koymadım belki siz yorumlara yazarsınız, önerirsiniz bir kaç şarkı. Bu sefer  bir fotoğraf koyacağım şarkı yerine. Zagrebten bir yalnız adam...





21 Kasım 2012 Çarşamba

Ağlayamayan adamlar...


Başı ağrımaya başlamıştı, tüm ağlaması gerekirken ağlayamayan insanlarda olduğu gibi. Sanırım hepsinde oluyordur diye kendini teselli etti, hem baş ağrısı için daha kötü sebepler yerine ağlayamamayı kabul ederek hem de başka ağlayamayanlar olduğunu düşünerek. Çocukluktan gelen bir özellik, zorla kazandırılmış bir davranış biçimi. Erkekler ağlamaz demiş biri ve kimse neden diye sormamış. Ayıplanmış insan içinde ağlayan erkek, başkasının yanında ağlayan babasını ayıplamış çocuklar. İşte bu sebepten ağlamayı unutmuş erkeklerin yaşadığı toplumlar olmuşuz. Üstelik ağlayamadıkça merhametini kaybetmeye başlamış erkekler.  Kızını evlendiren bir babanın en doğal tavrı ağlamak olmalıyken ağlamamak için kendini tutmaktan renk değiştiren babaların ülkesi. Filistinli bir çocuğun cesedini izlerken televizyonda ağlamamak için kanal değiştiren erkeklerin ülkesi. Annesi öldüğünde sadece odasında kimse yokken usulca kimse duymasın diye hıçkıramadan ağlayan erkeklerin ülkesi. Ağlayamadan kalplerin sertleşmesini engellemeye çalışan adamların ülkesi. Ağla dostum, utanma ağlamaktan, aksine utan ağlamamaktan.




19 Kasım 2012 Pazartesi

Yağmur Damlası

Göğe yükseleli ne kadar olmuştu hatırlamıyordu. Hatırladığı şey henüz bir su damlasıyken bulunduğu ortamdı. Çok güzel olmadığını hatırlıyordu çevresinin, beton yığınlarının arasındaydı. Oysa bu sefer toprağa karışmayı çok istemişti. Toprağa karışıp bir daha asla göğe yükselmek için dua etmişti yeryüzüne düşerken. Artık dayanamıyordu bu döngüye. Bir ara kendini kandırmaya başlamıştı, toprağa düşmeyi dünyaya faydalı olmak için istiyorum diyordu kendi kendine, ama sonra itiraf etti, dünya umurunda değildi. Artık yokolmayı istiyordu. Umudunu kaybetmişti çünkü öğrenmişti her kar tanesinin birbirinden farklı olduğunu. Her kar tanesi birbirinden farklıysa, soğuk bir kasım günü karla karışık yağmur yağarken henüz yeryüzüne ulaşmadan önce karşılaştığı kar tanesini tekrar göremeyecekti. Onu tekrar göremeyecek olduktan sonra dünyaya hayat vermeye devam etmenin ne anlamı vardı. 
İnsanların her bir kar tanesine bir meleğin eşlik ettiğini inandıklarını duymuştu, ama inandırıcı gelmemişti. Ona bir melek eşlik ediyor olamazdı, o bir meleğe eşlik ediyor olabilirdi belki. Binlerce kar tanesi görmüştü hatta bir defasında kendi de bir kar tanesi olmuştu ama onun gibisini görmemişti. Yeryüzüne beraber indiğinde sanki ona gülümsemişti. Sonra onun eridiğini gördü, biliyordu bu son normaldi ama yinede içi parçalanmıştı eriyip su olduğunu izlerken. 
Sonunda tekrar yağmur damlası haline geleceği zaman gelmişti. Tüm benliğiyle dua etmeye başladı toprağa düşmek için. Buluttan yağmura döndü ve yeryüzüne doğru yol almaya başladı. Hayatına dair hatırladığı herşeyi düşünürdü böyle zamanlarda ama onu gördüğünden beri hayatına dair hatırlayabildiği tek şey o oldu. yeryüzüne yaklaştı usulca. Sanırım bu sefer olacaktı çünkü geniş topraklar görüyordu aşağıya baktığında. Bir mezarın üzerine düştü, yeni kapatılmış olsa gerek çünkü hala yumuşaktı toprak. Gülümsedi toprağa karışırken ve şükretti.


13 Kasım 2012 Salı

Bağımlılıklar...

Çok zor olmuştu çaydan vazgeçmek, aslında tam vazgeçmek bile değildi, sadece ona bağımlı olmadığımı ispat çabası. Kahveden kurtulmam daha kolay olmuştu mesela ve ben de merak uyandırmıştı çaydan zor kurtulmam. Halbuki kahve daha kuvvetli bir uyaran ve bağımlılık kaynağı değil miydi? Ama ben de tam tersi olmuştu. Neyse netice itibarıyla ikisine de bağımlı olmadığımı kendime ispatladım, hiç bir şeye bağımlı değildim artık, hiç kimseye bağımlı olmadığımı kendime ispatlama çalışmasının ilk başlangıcı oldu bu deneme. Nefes alacak kadar havaya bağımlıydım ayakta kalacak kadar yemeğe, ki ben hep daha fazlasını yedim. Ama bunlardan gayrısına değil.
Sanırım benim çocukluk sanrılarımdı bu kendi kendine yetebilen insan yaklaşımım. en azından öyle hissettirdi hayat, hey çocuk artık büyü ve alış bunlara dedi. Korktum başta, aslında hala korkuyorum biraz, alışmaktan, bağımlılıkların hayatın ta kendisi olduğunu kabul etmekten. Asla bağlanmak istemeyeceğim şeylere bağlanmaktan korktum, ya da bağlanırsam kopmaktan. Bağlandıklarımdan kopunca diğer bağlandıklarımı bırakmakla uğraştım. Bıraktıkça bağlandıklarımı yenilerine alıştım sanırım ve bu kısır döngüye dur demenin vaktinin geldiğini anladım 20 lerin ikinci yarısında. Aslında dur demenin vaktinin geldiğini ben anlamadım, anlattılar...
Artık hiç bir bağımlılığı olmayan bir adamım galiba. Bağımlı olmamak için uğraşıyorum. Sigara kullanmadım hayatımda, içki de içmedim hiç, bu sebepten onlardan yana pek bir korkum yok aslında, ki çoğu insanın bağımlılıkları bunlardır. Bu aralar en çok gördüğüm ve gördüklerimin arasında en korkuncu olan bağımlılık çeşidi sevgiye olan bağımlılık. İnsanlar sevilmeye o kadar alışıyorlar ki bu onlarda bir bağımlılık yaratıyor ve bu arzularını doyurabilmek için saçmalamaya başlıyorlar.Tıpkı koleksiyonerler gibi, bir pula bir milyon insanı doyurmak için yetecek parayı verebilirler çünkü sahip olmak isterler. Sevilme bağımlıları da böyledir, birazcık sevgi için sonra çok ağlayacakları karşılıklar ödemeye razıdırlar. Aradıkları bir omuz olabilir ya da sahiplenilmek, belki sadece sevilmek veya ilgilenilmek bilmiyorum, ama sevgiye o kadar bağımlıdırlar ki onlara ihtiyaçları olan sevgiyi veren kişiye ömürlerini verirler ama muhtemelen sevgilerini veremezler. Seven kişi sevdiğini mutlu etmenin sarhoşluğuyla pek önemsemez sevilip sevilmediğini hatta farketmez bile. Belki o da sevmeye bağımlıdır bilmiyorum ama böyledir. Eğer sevmeye bağımlıysa sorun çözülmüştür aslında, herkes mutludur ama aksi durumda bir süre sonra seven kişi hayal kırıklığı adını verdiğimiz ağırlığı göğsünde bulacaktır. Bağımlılık kötüdür, sevmek ve sevilmek güzeldir...




11 Kasım 2012 Pazar

Biri değişmek mi dedi?

İnsanın kendi hatalarını başkasına itiraf edebilirken kendine bir türlü itiraf edememesi acaba fıtratından mı yoksa yetiştirilme tarzından mı kaynaklanıyor. Hata yapan ve aslında bunun farkında olan biri en yakın arkadaşına gidip ağlıyor yaptığı hatanın farkında olarak. Ama aynanın karşısına geçtiğinde hata yapmamış gibi davranmaya devam edebiliyor kendisine. Kendi kendine yaptığı kötülüğü en yakın arkadaşı hatta belki babası yapmış olsa onlarla olan ilişkisini gözden geçirecek olan kişi kendisini terkedemediği için mi böyle davranıyor yoksa değişmekten ölesiye korktuğu için mi? İnsan tavrını değiştirmekten neden korkar acaba? Tavır ya da karakter diye belirtmemin sebebi fiziksel olarak değişmekten korkmuyor olması. Daha güzel/yakışıklı veya çekici olmak için değişen saç stilleri, giyim tarzları hatta abartılarak yaptırılan estetik operasyonlar artık vakayı adiyeden. Ancak insanlar ruhlarını güzelleştirmek için hiç birşey yapmıyorlar neredeyse. Çocuğunun hatalarını düzeltebilmek için profesyonel destek alan anne-babalar kendi hataları söz konusu olunca hata yokmuş gibi davranmaya bayılıyorlar. Aslında sanırım başka bir şey yapma tecrübeleri olmadığından böyle davranıyorlar.
İnsan hatalarını kendine itiraf edemiyor, en azından kendince kabul edilebilir bahaneler bulmadan itiraf etmiyor, çünkü itiraf ederse değişmek zorunda olduğunu biliyor. Korkmasa ruhunu terbiye etmekten, aklını ve kalbini tamir etmekten ya da en azından hatalarını tevile ayırdığı zamanı ve aklı değişmeye ayırsa çok daha iyi bir insan olabilir.
Daha iyi bir insan olmayı istemek yorucudur muhtemelen hatta olmaya çalışmak çok daha yorucudur kesin. İnsanların daha iyi olmak için zamanları yok. Yaşamaya o kadar çok zaman harcıyoruz ki neredeyse ölmeye vaktimiz yok diyeceğiz. Bu koşuşturmacada değişmeye zaman ayırmak ne mümkün...