25 Mayıs 2018 Cuma

Kokulu Silgi ve Dünya Kupası


Duvarı izlemek gibi bir alışkanlığım var, tercihim ise tavan, hem izlemesi en kolay duvar hem de izlerken dikkatin dağılmıyor. Tavan izlemekten daha fazla heyecan duyduğum çok az şey var, seçim akşamı tv izlemek yada dünya kupası maçları gibi. Tavan izlerken aklıma gelen milyon tane fikir ve fikir denemeyecek düşünceyi yazabilsem kendimden nasıl tiksinirdim diye düşünüyordum tavanı izlerken. Saçmalama bu nasıl düşünce dedim, bunu derken elimi hafifçe sallamışım istemsiz olarak, elimi görünce aklıma “Tanrının eli” geldi. Tanrının eli var mıdır tartışmaları falan hızlıca geçti aklımın önünden, sonra elbette konu Maradonaya geldi. Tanrının eli var mıdır bilmiyorum ama Maradonanın kesin vardı eli. Kıvırmak için tanrının eli falan demişti ama buz gibi elle gol atmıştı. Bunları düşünürken Maradona nasıl bir çocuktu acaba diye düşündüm, aklımdaki imajına biraz üstten bastırdım,  zaten kısa olduğundan pek zor olmadı, üzerine mavi önlük geçirdim, Arjantinde önlük var mıydı varsa ne renkti hiçbir fikrim olmadığından kendi küçük dünyamı giydirdim koca Maradonaya. Çirkin bişey oldu, yüzünü gençleştirdim, sırtına yırtık bir çanta yerleştirdim, üst dudağı ile burnu arası hafif bir leke, Ara Güler fotoğrafı öznesi olmak için her şey tamam artık. Zihnimdeki çocuk Maradona gerçek bir çocuk gibi gözüküyordu. Çok fakirdi, gerçekten çok fakir miydi bilmiyorum ama öyle olmalıydı. Ben çocukken biz de çok fakirdik ama Maradona kadar değil. Mesela benim kokulu silgim vardı, acaba Maradonanın da var mıydı? Benim futbol ayakkabım yoktu ama muhtemelen Maradona’nın da yoktu. Çok fakir olduğu için Maradona Maradona olabildi sanırım ve ben yeterince fakir olmadığım için bişey olamadım.
Çok da serbest olmayan çağrışımla Pele’ye geçti aklım, düzenin adamı olmuştu yaşlanınca ama muhtemelen çok fakirdi küçükken. Sevmezdim düzenin adamı olduğu için yada ben öyle sandığım için ama kokulu silgisi olmayan bir Brezilyalı çocuk olduğuna neredeyse eminim. Ve muhtemelen önlüğü siyahtı.
Mağripli Zidane o kadar fakir olmayabilirdi ama ben çok fakir olduğunu düşünmek istedim. Kokulu silgi kanserojen olduğu için çok bilmiş Fransızlar yasaklamışlardır muhtemelen ve Zidane’nın da hiç kokulu silgisi olmamıştır bence.
Kokulu silgi orta sınıfın işaretiydi sanırım, o yüzden kokulu silgisi olanlardan fark yaratan birileri çıkmadı hiç. Kurtulmak için çok çabalamak zorunda olacak kadar fakir yada hiç çabalamayıp keyf aldığı şeyleri yapacak kadar zengin olmayan çocukların kokulu silgileri vardı hep, şimdi de tavanları var…










12 Eylül 2017 Salı

Kara Tahta

Heyecanlanmanın fizyolojisi üzerine bir belgesel izledim ve izlediklerim beni çok heyecanlandırdı. O an kendimi denek gibi hissettim ya da bir teorinin üzerinde ispatlandığı bir kara tahta. Kendini bir denek gibi hissetmek herkese nasip olur ama kara tahta olarak hissetmek pek kimsenin aklına gelebilecek bir his değil. Evet his akla gelir. Öyle hissedebilmek için öyle olmayı düşünmüş olmak gerekir. Kara tahta ya da kafası kopmuş hamamböceği gibi hissedebilmek için kara tahta veya hamamböceği olmanın nasıl hissettirdiği üzerine düşünmüş olmak gerekir. Bilmediğiniz, en azından üzerinde düşünmediğiniz bir şey gibi hissetmeniz mümkün değildir, öyle hissettiğinizi düşünürsünüz ama aslında daha önceki hislerinizle aynıdır hissettiğiniz şey. Evet his bir şeydir.
Üzerinde bir teorinin ispatlandığı kara tahta gibi olmak güzel bir his. Ama bizim okullarımızdaki gibi tek ve düz kara tahta değil. Amerikan filmlerindeki gibi kocaman dört adet ve yukarı aşağı kayarak baya büyük alan kaplayan kara tahtalardan. Daha önemliymiş gibi olanlardan. Sorunların çözümü onların üzerinde daha kolay oluyor gibi hissettirenlerden. Sanki çözümün bir kısmı zaten tahtanın üzerinde yazılıymış gibi hissettirenlerden. Büyük olunca her şeyin daha kolay olacağını düşünmemizin sebebi çocukken küçük olmamız olsa gerek. Hiçbir bilimsel veriye dayanmayan bu teorimin tarafınızdan takdir edileceğine eminim. Büyük, yukarı aşağı hareket edebilen, üzeri beyaz tebeşir izleriyle dolu, dört parçadan oluşan, başarılı bir üniversitenin başarılı öğrencileriyle dolu sınıfının duvarında asılı bir kara tahta olmak. Birçoğumuz için dünyaya mevcut halimizden daha fazla hizmet etme şansı sunan bir seçenek.
Bir fizik sınıfının duvarındaki tahta gibi hissetmek kendimi güçlü, ünlü ve önemli hissettirdi. Tarih sınıfındaki tahta ise önemli bir lider gibi. Ekonomi sınıfında genel denge teorisi çalışılmış tahta ise imkansızlık gibi, 2,5 dolarlık banknot gibi hissettirdi.
Tek bir kara tahta bir çok şey gibi hissettirdi. Tek bir belgesel bu kadar şey hissettirdi. Evet his bir şeydir ve çok öğreticidir.



















29 Mart 2017 Çarşamba

Başarısızlık...

Kişisel gelişim eğitimlerinin işe yaradığı adamlardan olmak isterdim. Birisi bana gerçekten istersem ve her sabah kalktığımda istediğim şeyi başarmak için çalışmaya başlarsam istediğim şeyi başarabileceğimi söylesin ve ben de buna inanayım. O kadar iyi niyetli olayım ki kendimin farkında olmadığıma ikna olup aslında kendim olmayan bir benin varlığına ve üstelik aslında onun ben olduğuma inanıp bir şeyler başarmak için harekete geçeyim. Kendini tanımak için coğrafya dersine ayırdığı kadar vakit ayırmamış adamların naifliğinden istiyorum. Kendini kedin kadar tanımazsan kendini her şey zannedebilirsin ve işte o özgürlüktür. Kendini tanımanın ne işe yaradığını ancak fuzuli emek harcayıp istediğin şey elde edemediğinde aslında zaten o istediğin şeyi asla elde edemeyeceğini anladığında harcadığın emeğe yanarken anlıyorsun. Kendini tanımanın aslında pek bir işe yaramaması da bu yüzden zaten. Kendini tanıdığını zannedip kendini tanımadığını ancak ilk zannettiğin kendinin başarabileceğini düşündüğün hayali başaramadığında fark eden adamın dramı. İnsanın kendini tanıyıp tanımadığını anlaması için tanıdığı kendinin istediği bir şeyi, ki herkesin istediği en az bir şey vardır, başarmaya çalışması gerekiyor. Ve başaramadığında ya gerçekten istemediğini fark ediyor ya da kapasitesinin bunu başarmaya asla yetmeyeceğini. Neticede aslında kendini kedisi kadar tanımadığını anlıyor. Yani kendini tanımanın tek yöntemi başarısızlık. Gerçekleştirilen hayaller kapasitenizin altında mıdır sorusu sebebiyle başarı kendinizi tanımanıza yardım etmez. 
"Hey dostum sen öldüğünde seninle birlikte hangi hayaller ölecek?" insanı mısınız yoksa "ben ölsem ancak kahvede çaylar soğur" insanı mı? Her ikisi de fazla kendini beğenmiş sayılır sanki. Ölünce kahvedeki çaylar neden soğusun ya da senin kurduğun hayalin dünyada sadece senin tarafından kurulduğunu düşünmenin sebebi ne? Ölünce neye inanıyorsan inan aslında bu dünyadan gitmiş oluyorsun. İster bir firavun faresi olarak geri geleceğine inan ister bu dünyada attığın her adımın hesabını yaratıcıya vereceğine inan fark etmez. Artık bu dünyada olmayacaksın. Çok önemli bir adam da olsan önemsiz biri de sen yoksun artık. Kaldığın sürenin senin hakettiğin gibi olması bu yüzden önemli. Kendini tanıman bu yüzden kıymetli. Ve elbette başarısızlık bu yüzden hayati. Başarısızlık seni sana anlatan hayatındaki en önemli olay. Sana seninle ilgili cevaplar veren gizemli bir ayna. Hayatının direksiyonunu sola kırdığında hayatının sola mı sağa mı gideceğini anlamanı sağlayan bir kaza. Başarısız olun. Başarılı olanlar özellikle hiç başarısız olmadan başarılı olanlar aslında büyük başarısızlardır ve bunu anlayamayacak kadar salaklardır.







29 Temmuz 2016 Cuma

Houston i have a problem...

İçimde hiç bu kadar derin bir boşluk hissetmemiştim, sanki her şeyle iyi başa çıkıyor gibiydim, sonra sabah uyandım, işe geldim, kahvaltımı yaptım çayımı içtim, sonra biraz çalıştım, biraz müzik dinledim çalışırken. Bekledim gariplik geçer mi diye geçmedi. Buika ilk defa dinlediğim bir şarkısını mırıldanırken kulaklarıma içimdeki boşluk gitgide büyüdü. Onun sesiyle birlikte içimdeki karanlık büyüdü. Bilim kurgu filmlerinde uzaydan gelen ve özellikleri bilinmeyen kara madde gibi yayılıyor içime boşluk. Şarkı kulaklarımda değil ruhumda canlanıyor sanki, üstelik tek kelimesini anlamıyorum.
72 turluk formula 1 yarışının ilk yarısını farkla lider tamamlamış ve fakat teknik arızadan yarışı bitiremeyeceğini anlamış hırssız bir pilot kadar umursamazım kendime karşı. İçimdeki boşluk büyürken, yüreğimin yerini kara delik alırken bile önemsemiyorum kendimi. Beslenme kaynakları tükenmiş ve hayatta kalmak için ufak ufak kendini tüketmeye başlamış bir canlı gibiyim bu sabah.
Bugünden yarına atlayabileceğim bir solucan deliğinin varlığına inansam o delikten geçmek için bütün testlere girer bilmem kaç g kuvvete maruz kalmaya razı olurdum.
Bazen dertlerinizi çözmenizi talep edebileceğiniz, en azından bir ümit yardım eder diye düşündüğünüz “houston i have a problem” diyebileceğiniz bi yerler olsun istersiniz. Ya da kaçıp gidince bütün dertlerin sınırın öte yakasında kalacağı bir Meksika sınırınız olsun.
Hayattan olmayacak yada zor olacak şeyler isteyip ilk karşılaştığımız zorlukta gözyaşları içerisinde yatağa atlayıp bacaklarımızı çırpa çırpa ağlamaya başlayan Hülya Koçyiğitlere dönüşmemiz oldukça saçma ve ironik aslında.
Neyse hayata zaten yeterince kısa ve bazılarınız için yeterince zor. Kendi boktan 1 Eylülümü size anlatıp kendi dertlerinizi daha fazla önemsemenizi sağlamayayım…

Uzunca bir aradan sonra yaptığım bu ilk postun neredeyse bir yıl önce yazdığım bir yazı olması, bu yazıyı bilgisayarı temizlerken bulmuş olmam, bayadır bişey yazamıyor oluşum vs vs… Dinleyelim…



13 Aralık 2015 Pazar

Unutmak

Dünden daha yaşlı olmamın bir faydası var mıdır acaba? Yarından daha genç olmamın bir faydası olup olmadığı konusunda da bir fikrim yok. Yaşlanmanın kazandırdıkları ve kaybettirdikleri arasında bir denge tutturma çabası mantıklı mı yoksa gereksiz bir çaba mı? Yaşlanırken arkada kalanlar bizden birer parça tutuyorlar mı kendilerinde? Her yeni yaşın yaşadığın en iyi yaş olsun demiştim yıllar önce birinin doğum gününü kutlarken. Her yeni yaşın yaşanan en iyi yaş olma ihtimali gerçek olsa ve 80 sene yaşasan baya kötü bi yerlerden başlamış olman gerekir aslında. Geleceğine dair dua ederken geçmişine dair olumsuz bir laf etmişim. 
Unutamadıklarımız kadar yaşıyoruz demişti biri, unutmak istediğim şeyler var ama unutamıyorum diyen diğerine. Unutamadığımız kadar yaşlanıyoruz diye cevap verdi ilki...
Yaşlanırken geçen sürede hem bedenimiz de hem de ruhumuzda yara izleri bırakan olaylar yaşıyoruz. Bedenimizde oluşan izlerin etkileri yaşlandıkça azalırken ruhumuzdaki yaraların bıraktıkları daha etkili olmaya başlıyor. Kabullendiğimiz kayıpları aslında kabullenmediğimiz gerçeği yaşlandıkça kulaklarımızda çınlıyor. O yüzden yaşlandıkça unutmak istediklerimizin sayısı artıyor ve asla unutamıyoruz. 
Hafıza-i beşer nisyan ile maluldur ve bu bir nimettir ve fakat etkisiz kısmı istediklerimiz unutamıyor oluşumuz. Öğrenmek için harcadığımız vaktin ve enerjinin mislini unutmak için harcasak bile unutamıyor oluşumuz zihnimizin çalışma prensiplerini anlamıyor oluşumuzdan belki de. 
Unutmanın bir kurtuluş olduğunu zannı ise bir diğer soru. Yarayı yapan olayı unutmak yaranın yok olmasını sağlamayacak. Bu durumda aslında bir tedavi değil sadece yaranın zaman zaman kanamasını engelleyecek bir önlem alınmış olur. Ama ruhumuzdaki kalıcı değişiklik giderilmiş olmaz.
Hep yara diyoruz ama aslında ruhumuzda çiçekler açtıran olayların etkileri de ömürlük. İyiyi öğrenmek iyiyi beklemeye sebep oluyor. En mutlu olduğunuz anınızı hatırlamaya çalışırken yüzünüzde oluşan istemsiz gülümsemeyi siz görmeseniz de sizi tanıyanlar anlıyor. 
Yine çılgınca dağınık bir yazı. Yine anlam bütünlüğü olmayan bir sürü sıralanmış kelime. Dünden daha yaşlıyım, yarından daha genç. Alınacak sayılı nefeslerin bir kısmı daha tükendi. Mutlu olmanın birileri tarafından kutsandığı bazıları tarafından lanetlendiği zamanlarda mutlu olmayı sebebe bağlamadan öğrenmek belki de teslimiyetin sonucu. Allah mutlu kılsın...







28 Ekim 2015 Çarşamba

Delilik

"İmkanı olup da delirmeyen salaktır"... Okuduktan sonra hayatımı değiştiren söz... Delirmek için imkanı olmak... Aklını kaybetmenin nedenleri... Aklını kaybetmeden delirme imkanları... Stres... Gerginlik... Üzüntü... 
Sağlık bir insan neden delirir? Aklının iplerini salmasına ne sebep olur? Kayışı koparmak için kayışın ne kadar gerilmesi gerekir? Akıl bir kayışa mı bağlıdır ki kopunca delirirsin? Delirmek için aklı kaybetmek zorunda mıyız yoksa akıllı bir deli de olabilir miyiz? Ne kadar soru sorarsak delirmenin eşiğine geliriz? Ne kadar az sorarsak o kadar sağlıklı mı kalırız? Çok okumak delirmemize yardımcı olur mu? Çok düşünmek delirtir mi yoksa aklı güçlendirir mi? Düşünmek aklın antremanı mıdır yoksa aklı yorar mı? 
Düzenli ve sorunsuz bir hayatı olan biri delirebilir mi? Delirmenin genetik sebepleri varsa aklı başında bir ailede doğmak şanssızlık mıdır? Sorunsuz ve stressiz bir hayata sahip olmak şans sanılırken delirmeyi engellediği için aslında insanın başına gelebilecek en kötü şey midir? Hayatın kolay ve istediklerine saygılı olması seni neden mutlu eder delirmeni engelliyorsa? Zararsız ve akıllı bir deli olmak için çalışmak gerekli midir yoksa Allah vergisi bir imkan mıdır? Çalışarak delirilebilir mi? Aklını oynatmak ile delirmek aynı şey midir? 
Aklımda ki deli sorular beni delirtmiyorsa aklımda tutmalı mıyım yoksa salmalı mıyım? Deli sorular sormak mı yoksa deli sorulara cevaplar bulmak mı delirtir? Deliliğe kim karar veriyor peki? Takım elbiseli bir beyaz yakalı aslında deli olamaz mı? Berduş bir şarapçı mı olmak lazım deli olabilmek için? 
Deliler deli olmayanlara ne diyorlar acaba? Yada tekil bir deli dünyası var mı? Delirmenin inanılmaz avantajlarından yararlanmak için neler yapmak lazım? Delilik parayla satın alınabilir mi? Alınabilseydi bütün zenginler delirirler miydi? Yoksa zaten deliler mi? Paranın satın alamayacağı bir şeyse delilik acaba nasıl elde edilir? 
Delirmenin kuralları var mıdır yoksa rastgele mi gelişir? Deliliğin kuralları varsa bu deliliği tek düze yapar mı yoksa tek kural kuralın olmaması mıdır? Kuralı olmayan bişey de ne yapacağımıza nasıl karar vereceğiz? Bu kararı verebilenler mi delirebiliyorlar? 
Aklı kutsamanın delileri kıskanmakla bir alakası olabilir mi? Aklı olanın her istediğini yapabileceği deliliği talep etmemesi aslında aklının yetersiz olduğunu göstermez mi? Bu durumda delirmek için az değil çok akıl gerekli değil midir? Çok aklı olan aklını delirmek için kullansa daha iyi etmiş olmaz mı? Delilerin dünyaya kattığı şey akıllı olmanın aptalca olduğu gerçeği midir? 
Gerçek bir delilik... Kendi kendine dans etmek gibi bir delilik değil... Kendi kendine dans ederken şarkı söylemek gibi de değil... Gerçek bir delilik... Gerçekten yaşamak gibi...




















31 Ağustos 2015 Pazartesi

Yorulmaya Dair...

Dengesizliğin dengesi içerisinde olanlara tahammül etmek zorlamaya başladı. Sabretmek ruhuma zarar vermeye başladı. Birilerinin sığınılacak limanıyken okyanusun ortasında bir sandalda tek başına bir gemi geçmesini beklemekten yoruldum. Bir çocuğun dizindeki kabuk bağlamış yara olmaktan ve çocuk her sıkıldığında kanatılmaktan yoruldum. Kalabalıklar içindeki yalnızlık da yalnızlıklar içindeki kalabalık da yoruyor beni. Sınırları aşmadan sınırları aşanları sınırları aştıklarında dinlemek yıpratıcı bir faaliyet. Sınırları aştığında kimseye anlatamadan Midas’ın kuyusuna haykırmak da öyle. Delirmeyi isterken delirmek üzere olanların delirmelerini engellemek için gelip benimle konuşmalarından da sıkıldım. Mutlak iyilerin olmadığını öğrendiğimde ki bu sanırım hayatımda öğrendiğim ikinci şeydi, hayatımda kimi nereye konumlandıracağımı düşünmeye başlamıştım, hala bunu düşünüyor olmaktan yoruldum. Düşünüp düşümden ayrı kalmaktan yorulduğum gibi düşümün sonra bana sığınmasından da yoruldum. Olasılıkların dünyasında gezinmekten ve tüm olasılıkları düşünmeye çalışırken yeni olasılıkların ortaya çıkışını ve düşündüğüm bazılarının imkansızlaşmasını görmekten yoruldum. İçimin derin düzlüklerinin dışımdaki dalgalardan etkilenmiyor olması artık beni sakin kılmıyor, dalga kıran görevi gören aklımın çeperleri dayanmıyor ve bu beni yoruyor. Uzun ince bir yolda hayatını devam ettirenlerle ne yolun varlığının ne de yolda olduğunun farkında olmayanların aynı havayı alıyor olduğunu fark ettiğimden beri oksijen sevmiyorum. Kafein, nikotin, seratonin ya da mutsuzluk veren şeylere olan bağımlılıklardan yoruldum, gelişine yaşayıp yaşadıklarını hissetmek yerine hissetmek zorunda olduklarına göre yaşamayı tercih edenlerin varlığından yoruldum. “Bugün neden gelmedin” derken aslında bugün geldiğini ama seninle aynı bugünü yaşamadıklarını anlamıyor insan. Dünya bir gündür o da bugündür hatta dem bu demken carpe diemdir… Hayat bu kadar kolay değilken aslında zannettiğinizin yarısı kadar bile zor değil. Yanlış tercihler yaptıktan sonra doğru olduğunu varsaydığınız ama seçmediğiniz seçeneklere ağlamayı bırakıp tercihlerinizi değiştirin. Sanırım yorulmaktan yorulurken bu kısır döngüden çıkamayacağını anlayan beyaz ve tatlı fare gibi tekerleği çevirmeye devam etmeye karar vermemiz bizi hayatta tutuyor…



7 Temmuz 2015 Salı

Parmak Güreşi

Bir daha kimseyle parmak güreşi yapamayacağım, sanırım en büyük kaybım bu oldu. Parmak güreşi diyip geçmeyin, bir insanın hayatında oldukça fazla yer tutan iki insanın yakınlığını fazlasıyla artıran yegane oyundur. En azından benim hayatımda öyle. Genelde başlarda erkek tarafı kaybeder güreşi çünkü centilmenlik bunu gerektirir, ama samimiyet ve bağlılık arttıkça erkek tarafı kazanarak kızdırmaya başlar. Sonra biraz fazla yenip kadını üzen adam yenilir son oyunda ve mutlu mesut devam ederler hayatlarına.  

Parmak güreşi dans etmek gibidir ama aynı zamanda rekabetin de olduğu bir dans, dans etmekten anlamayan yurdum insanı için kurtarıcı nitelikte bir çift faaliyetidir. İlişkilerin ciddi bir aşamasını gösterir parmak güreşi rekabeti.

Daha gençken sevdiğin kadının elini tutmak için güzel bahanedir, yaş ilerledikçe kısa süreli eğlence için baya faydalıdır. Güldürür ve üstelik güldürürken düşündürmez. Parmaklara bakara oynayanlar acemidir. Bakılması gereken asıl yer, ki bu oyunun en güzel taraflarından biridir, karşınızdakinin gözleridir. Muhtemelen aralıksız en fazla gözgöze bakmanızı sağlayacak şey bu oyundur. Üstelik o anlarda neşeyi, hüznü, sevgiyi vs aynı kısa sürede görebilirsiniz sevdiğinizin gözlerinde.

Bu oyun sadece sevgilinizle değil çocuklarla oynamak için de birebirdir. Çocuklara yenilmeniz lazımdır ama arada mutlaka kazanın ki gereksiz özgüven olmasın gençte.


Hep göz ardı ettiğiniz bir oyunu hatırlatayım, önemini bilmediğiniz bir oyunun öneminin farkına varın istedim. Hüzünlü başlayıp keyifli bitirdim yazıyı. O zaman buyrun dinleyelim…




17 Şubat 2015 Salı

Zaten İstanbul'da kar yağıyordu.

Yaşama sevincini ceplerine doldurmuştu sokağa çıkarken. Tüm sakinliğiyle sokaklarda anlamsızca dolaşıyordu. Gidecek bir varış noktası belirlememiş olsa da ayakları alışık oldukları güzergahta devam ediyorlar o da buna hiç itiraz etmiyordu. Hava çok soğuktu, zaten İstanbul'da kar yağıyordu. İstanbul'a kar yağarken Ankara'da hava sadece kuru bir soğuktu. Kuru soğuğu sevmiyordu. Kuru soğuk doğru tabir değil diye düşündü, yavan soğuk daha güzel olurdu diye geçirdi aklından. Elleri buz gibi olmuştu ama yaşama sevincine zarar veririm korkusuyla ellerini cebine sokamıyordu. 
Kulaklıkları her zamanki gibi kulağındaydı ve aynı şarkıyı dinliyordu saatlerdir. Şarkıların bile anlamı değişiyordu yaşama sevincinin durduğu yere göre. Aynı şarkıyı dinlemekten sıkılmıyordu ve fakat aynı şeyleri yaşamaktan sıtkı sıyrılmıştı. Sıtkı sıyrılmak deyimine hep gülerdi zira Sıtkı adında Denizlili bir ingilizce öğretmeni vardı ortaokulda. Adama dair hatırladığı en net şey adamın Türkiya deyişiydi. Gülümsediğini fark etti, üstelik yaşama sevinci cebindeydi. Demek ki gülebilmek için yaşama sevincine ihtiyaç duymuyordu.Yaşama sevinci ve kendi ile ilgili öğrendiği bu yeni bilgi kendisine çok gereksiz gelmişti. Yeni ve hiç bir işe yaramayacak bir bilgi. Zaten İstanbul'da kar yağıyordu. 
Hava buz gibiydi ve bunu her saniye yeniden hissediyordu. Sokakta az sayıda insan vardı, hepsine tek tek bakıyordu ve sokakta ne işleri var acaba diye düşünüyordu. Yoksa onlarda mı diye düşünürken istemsizce ceplerini yokladı, yaşama sevinci hala oradaydı. Zaten İstanbul'da kar yağıyordu.
Okulun yanından sola döndü ana caddeye çıkmasına az kalmıştı. Orada aradığını bulacağını düşünüyordu. Yıllardır neredeyse her gün geçtiği cadde onu yanıltmazdı. Bir caddeden beklentisinin büyük olduğunu düşündü ve kendini hayal kırıklığına hazırladı. Ana caddeye ulaşmıştı, etrafına baktı. Bugüne kadar görmediği bişey görmek için dikkat kesildi. Kar başlamıştı sanırım zira kirpiklerine bir şeyler çarpıyordu. Hep uzun kirpikleri olduğunu söylerlerdi. İstediğini görememişti. Zaten ne görmek istediğini de bilmiyordu, görünce anlayacağını düşünüyordu sanırım. Zaten İstanbul'da kar yağıyordu. 
Caddenin sonuna doğru yürümeye karar verdi, kar lapa lapa yağmaya başlamıştı. İçinde hem bir hüzün hem de bir sevinç belirmiş aklına monaliza gelmiş arkasından Devlet Bahçelinin fotosunu hatırlayıp gülümsemişti. Aklın gariplikleri ve serbest çağrışım yeteneğine bir kez daha şapka çıkarmıştı. Caddenin sonundaki trafik ışıklarına yaklaştığında aradığını bulduğunu anladı, yavaşça ilerledi, usulca eğildi ve cebindeki yaşama sevincini usulca kör dilencinin ellerine bıraktı. Zaten İstanbul'da kar yağıyordu. 





















27 Ekim 2014 Pazartesi

Sıradan Bir Hikaye

Özledim. Yine sabah yine uyanma ve yine aynı duygu, özledim. Öyle çok özledim ki. Neyse, nasılsa özleme devam. Uzunca bir süre. Kaldı ki bu duyguyla bir dakika bile yeterince uzun. Sabah sabah açlık ve idrar tarafından yeterince sıkıştırılmam yetmezmiş gibi bi de bu var artık. Huzurlu ve mutlu uyanırdım eskiden. Kalkar şarkılar söylerdim. Aslında hala öyleyim. Ortalamanın baya üzerinde bir mutluluğum var. İçsel bişey sanırım. Hala kalkınca, elbette uyandıktan 10-15 dakika sonra, şarkı söyleyebiliyorum. Keyifle gülümseyerek güne devam edebiliyorum. Ama eskiden olmayan bişeyler var hayatımda. Ya bu duygularla yaşamayı öğrenicem ya da bu duyguların geçmesi için çalışıcam, yıpranıcam ve yıpratıcam.
Önce elbette tuvalet, ve dayanılmaz rahatlama. Bu aralar her işediğimde sanki göbeğim küçülüyormuş gibi düşünüyorum, feci eğlenceli. Sanki böyle idrar kesem baya doluymuş da karnım daha doğrusu göbeğim o sebepten şişmiş gibi düşünüyorum ve işedikçe hafifçe karnımı içe çekiyorum. Eğlenceli gerçekten. Mutluluğumu buna borçluyum. Böyle şeylerden keyif alabiliyorum. Neyse, tuvalet faslından sonra yine banyo, eller, yüz yıkanıyor. Sonra neden olduğunu kabullenmek istemediğim lanet traş zorunluluğu. Traşdan sonra tekrar yüz yıka elleri yıka sonra salak takım elbiseleri giy. Yine geldi bak. Hani bazı insanların karşısında limon dediğinde yüzleri buruşur ya işte aynı öyle bir durum. Dönem dönem sanki biri karşıma geçip özlem diyor. Onların yüzü benim yüreğim buruşuyor.
Canım işe gitmek istemedi bugün. Amirimi arayıp izin aldım. İyi adamdır, halden anlar. Canım istemiyor dedim, idare ederiz dedi. Atladım arabaya dağlara taşlara vurdum kendimi. Kentsel dönüşüm nedeniyle bir sürü yıkılmış evin olduğu ama hala dönüşememiş kente doğru yol aldım. Arabadan indim ve gezmeye başladım evlerin arasında. Daha doğrusu yıkıntıların arasında. İstemsiz bir gülümseme sirayet etti suratıma, kaldırmaya çalıştım gülümsemeyi silmek istedim çehremden lakin gitmiyordu bir türlü. Düşünmeye başladım nereden çıktı bu gülümseme, neticede aslında yıkık evler insana hüzün verirdi. Ama bana gülümseme vermişti. Yerlere saçılmış ev parçalarına, duvar döküntülerine basmamaya özen göstererek yürümeye devam ettim. Onlara basarsam anılara basarmışım gibi hissettim bir an. Sıkıldım, yoruldum. Yıkık bir duvar üzerine oturdum. Daha doğrusu yattım. Ayaklarımı duvardan aşağıya sarkıttım, duvar hafif eğimliydi arkaya doğru. Keyifli bir an daha dedim. Titreyen ayak sendromuna sahip bi adam olduğumdan olsa gerek ayaklarım hemen sallanmaya başladı. Bazen benden bağımsız hareket ettiklerini düşünüyorum.
Güneş ışığının gözümde yarattığı parlaklığın da etkisiyle gökyüzü daha bir parlak ve görüşüm daha bir bulanık hale geldi. Kafam dağınık, görüntü bulanık, sonunda görmekle hissetmek arasındaki olmaz denen uyum gerçekleşmişti, artık hepsi bulanıktı. Yavaş yavaş gökyüzü yüzüme yaklaşmaya başladı. Oldukça yavaş geliyor, görüntü bulanıklaşıyor. Ya ben uçmaya başladım ya da gökyüzü artık gökte olmaktan sıkıldı.  Sıcağın ve garip görüntülerin beni yorması sebebiyle uykuya dalmışım. Uyandığımda gökyüzü yerine dönmeye karar vermişti. Sanırım benimle iç içe olmaktansa yerinde kalmayı tercih etmişti. Haksız sayılmazdı aslında. Hayat ve onun kontrolündekiler hiç benimle olmak istemediler zaten.  Ah hayat... Hiç anlaşamadık seninle. Hep inatlaştık ama elbette inatlaşmakta haklı olan sendin. Ben basit bir adam nasıl seninle başa çıkacaktım değil mi. Ama ben bildiğin adamlardan değilim hayat. Kabul edemiyorum verdiklerinle mutlu olmayı. Mücadele ederek mutlu olmayı daha çok seviyorum. Çünkü senin verdiklerinle benim istediklerim farklı. Elbet bir gün sen de vazgeçeceksin ve benim istediklerimi hak ettiğimi göreceksin. Neyse seninle hesaplaşmamızı sonraya bırakabiliriz.
Bacaklarım uyuşmuş  sürekli duvardan aşağıya sallandığı için. Ayağa kalkmam biraz sıkıntılı oldu bu sebepten ötürü. Yürümeye başladım tekrar, gezinmeye yıkıntılar arasında. Ancak garip bir elektrik vardı havada. Sisli ortamların hissettirdiğini hissettiren sissiz bir ortam. Adapte olmaya çalıştım. Boşlukta yürüyormuşum gibi geldi sonra güldüm, boşlukta yürümek nasıl bişey acaba.




Duvar

Üzerime yığılmış duvarların arasından çıkmak istiyorum aslında, bakmayın yattığım yerde rahatmışım gibi gülümsediğime. Bu gülümseme tamamen kendi salaklığıma. Adım gibi yıkılacağını bildiğim duvarların içerisine büyük bir istek ve sevinçle girdim. Sonra neden yıkıldı diye ağlayacak kadar salak değilim, henüz… Uykusuz kaldığım bir gece daha yazıldı takvime… Zaten günlerin yazıldığı takvime, geceler neden tekrar yazılıyor anlamıyorum aslında. 200 km hızla duvara doğru yol alırsanız ve güvenlik testleri için kullanılan manken değilseniz çarpışmadan sonra canınız yanıyor. Haliyle benim de canım yandı zira ben de güvenlik testleri için kullanılan manken değilim. Zaman zaman o mankenler kadar hissiz hissedebiliyorum kendimi ki söylerken baya enteresan oluyor. Hissizliği hissettiğinizde hissizliğininiz bozulmuş oluyor mu?
Etrafına inşa ettiği duvarda bir açık bulup içeri sızmıştım. Önceleri yeni organ nakli yapılmış beden gibi benimle mutluydu, sonra bağışıklık sistemi bana direnç göstermeye başladı, duvarın içinde yabancı bir cismin varlığını farketmişlerdi. Bana karşı önlemler almaya başlamakla sistemi komple kapatmak arasında bir gidiş geliş yaşıyordu bünye. Bir süre beni dışarı atmaya çalıştı ve fakat girdiğim açıklıktan çıkamayacak kadar büyümüştüm artık. Beni atmak için duvarı yıkmayı da göze alamıyordu. Sistemi kapatmayı tercih etti. Bana sistemi kapattım dedi, o an duvarların çatırdadığını duydum. Önce sevindim duvarlar yıkılıyor sonunda diye ama ilk sesten sonra büyük bir parçası sırtıma düşünce duvarların benim üzerime yıkıldığını anladım.
Üzerime yığılmış beton parçalarının arasından asıl korkunç gerçekle yüzleştim, yıkılan duvarların yerine daha yükseği ve hiç gediği olmayanları yükseliyordu…   


7 Ekim 2014 Salı

Hali Pür Melal...

Ruhun bedene ağır gelmeye başladığı anlar vardır hayatta...ayrılsın ve sonra beden dinlenince tekrar dönsün istersin ait olduğu yere, daha doğrusu emanet olarak sığındığı eve... ruhum kötü kiracı bu aralar ve kirada oturduğu evi çok yıpratıyor...evin duvarları yıkılabilir her an...inşallah ev sahibi kızmıyordur kiracıya...çık artık evimden derse aslında kiracı mutlu olabilir...evin suçu yok şüphesiz ama kiracı rahatsız...onun sıkıntısı evi hırpalıyor sadece. Al-i gönüllü bir dostum derki "bana bu gönlü neden verdin, görmez misin başa çıkamıyorum"... özetliyor aslında ruhumun sıkıntısını... ev sahibi seni seviyorum hem de çok, saygı duyuyorum, iman ediyorum ve korkuyorum belki de. ruhuma güç evime huzur ver...


12 Ağustos 2014 Salı

Öylesine yazılmış bir yazı

Çocukken olmak istediğim adamın olmak istediklerim arasında en zor olunabilecek olmasına çok şaşırmıştım ilk bu meseleyi düşünmeye başladığımda. Oysa çocukken hırsları, hesapları olmayan güzel yaratıklarızdır. Doğallayın hayallerimizin de aynı ölçüde safça ve basit olması gerektiğini düşündüğümden şaşırmıştım bu çocukken olmak istediğiniz adam olamayacağınız gerçeğine. Çocukken büyüdüğümüzde süperman olmak istemiş olabiliriz, bi yandan bunun asla olmayacağını bilsek de ümidimizi kaybetmeyiz. Her yıldız kaymasında aklımıza bi acaba sorusu gelir. Her örümcek gördüğümüzde biraz korkuyla karışık "bi kere ısırsa bişey olmaz bence" diye düşünmekten kaçamayız. Sonra astronot olma isteği en popüler hayaller arasında ilk sıraları zorlar. Astronotların o yıldız senin bu gezegen benim gezdiklerini hayal ederiz gök yüzüne bakarken. Sonra büyümeye başlarız.
Biz büyüdükçe kirlendiğini dinledik dünyanın ve bunu dert edinmedik. Sanırım orada kaybettik yaşama savaşını. Bunu dert edinen insanların dünyaya katkıları ortada iken bizler bizim büyümemizle kirlenen dünyanın bu halinin bizim suçumuz olmadığına önce kendimizi sonra kendimiz gibilerini inandırdık.




18 Haziran 2014 Çarşamba

Kavga

     İçimde savaşma yada direnme arzusu yok, belki uğruna savaşacağım bişey yok ya da benim uğruna savaşılacak olarak seçtiğim şeyi seçenlerle farklılıklarımız beni savaşmaktan uzak tutuyor. Sizleri imrenerek ve korkarak izliyorum. Çok güzel savaşıyor bir o kadar güzel nefret ediyorsunuz. Bu sizi diri tutuyor, mesela kazanacağınıza dair umudunuzu hiç kaybetmiyorsunuz, artık neyi kazanmayı umuyorsanız. Kaybetmeye dair korkularınızın bile güzel karşılıkları var ve bu sizi risk almak konusunda cesur yapıyor. O kadar güzel taraftasınız ki diğer taraftakilerin tamamı kötü tamamına yakını aptal ve hain. Herkes en doğru tarafta olmasına rağmen herkes farklı tarafta olabiliyor. Üstelik sevmediğiniz tarafta yer almıyor olmak sizin nefretinizden nasiplenmemek için bir bahane değil, zaman zaman daha düşük dozda zaman zaman daha yüksek dozda nefret sevmediğiniz tarafta yer almayan ama sizin yanınızda olmayanlar içinde kullanımda.
    Bir bilinmezcilikle dolu zihnim, hanginizin daha doğru olduğunu bilemiyorum, aynı kelimeleri kullanıp tamamen farklı hikayeler anlatıyorsunuz. Aslında ikinizi de sevmiştim ben, ama siz ikiniz diğerinden nefret etmedikçe kendisini sevemeyeceğimi iddia ettiniz. Bu durum bi çıkmaz sokak yarattı aslında. İkinizi de sevdiğim için ikinizi de sevmemem gerekiyordu. Ben de ikinizi de sevmeyi bırakmaya karar verdim. Sizi sevmeyi bırakmak o kadar kolay değil aslında. Zira genelde sizi seven insanlar benim sevdiklerim. Şimdi onlar beni eskisinden daha az seviyorlar sırf sizi sevmiyorum diye. Ümitvar olmaya bi miktar ara vererek kavganızda şimdilik sadece dualarımda taraf tutmaya devam edeceğim.





7 Ocak 2014 Salı

Çok Şükür Ahiret Var...

Telefonu olmadığı için sevinecekti eğer dışarıdan gelen ağıtla öğrenmeseydi babasının öldüğünü. Belki filmlerde gördüğü gibi olurdu eğer o ağıtta olmasaydı, kapıya bir araba yaklaşır, üniformalı biri iner araçtan ve üzgünüz derdi. Öyle deseydi de en az şimdiki kadar üzülecekti oysa. Kaçak mal getiriyordu babası üç kuruş için. Babasının yeni aldığı ayakkabıya takıldı gözü, sanki o ayakkabı yüzünden ölmüştü babası. Sonradan öğrendi ki aslında sadece babasını değil amcasını, kuzenini ve başka birçok abi-amca dediği insanı yitirmişti bir gecede. Örnek aldığı, sevdiği, hayatına yön veren bütün erkekler gitmişlerdi. Ya hızlı büyümeliyim ya da onların yanına gitmeliyim diye geçti aklından ama sonra hemen ikinci fikri çıkardı aklından, ölenler arasında yer alan kuzeni intiharın büyük günah olduğunu söylemişti. Babası da başkasının hakkına girmenin günah olduğunu.  
Köyde tüm kadınlar ağıt yakıyorlardı köy meydanında ki zaten pek erkek kalmamıştı, çok yaşlılar ve çok genç olanlar dışında. Dedeler de ağlıyordu, ne olduğunu anlayamayacak kadar küçük olan çocuklarda. Sanırım sadece o ağlamıyordu, yumruğunu sıkmış yere bakıyordu. Dizlerinin üzerine çöktü, babasının kokusunu duydu, ona onu sevdiğini söylüyordu amcası.

Ufka baktı aklından geçen tek bir cümle vardı “baba o ayakkabıyı istemiyorum artık, sen gel, sadece sen gel…”

30 Ekim 2013 Çarşamba

Beklemek Üzerine

- Beklemekten ömrüm çürüdü.
+ Neyi?
- Bilmiyorum, bilsem beklemez gider alırdım.
+ Nasıl yani?
- Bu soruya nasıl cevap vereceğime emin değilim. Bekliyorum bişeyi ama neyi beklediğimi bilmiyorum, bu yüzden aslında beklediğimden de emin değilim.
+ Kafam karıştı.
- Emin ol benimki kadar karışık değildir. Bir eksiklik var, demek ki gelmesi tamamlanması gereken bir şey var. Ama ne eksikliği ne de gelmesi gerekeni biliyorum.
+ Sadece eksikliği hissediyorsun öyle mi?
- Basite indirgersek öyle denilebilir. Aslında bu his sürekli değil, sürekli bir boşluk hali yada sürekli bir istem hali değil. Zaman zaman gün yüzüne çıkan enteresan bir hissiyat.
+ E o zaman çok uzun süre beklemiyorsun aslında, zaman zaman bekliyorsun?
- Zaman zaman bekliyorum ama sanki aynı şeyi bekliyorum. Ama hiç gelmeyen ve gelmeyecek bişeyi bekliyorum gibi.
+ Gelmeyeceğini biliyorsan neden bekliyorsun?
- Belki gelir diye, ya da en azından neyin geleceğini neyi beklediğimi anlarım diye, hem sanki elimde beklemek.
+ Tamam kızma, velev ki geldi diyelim aslında hiç gelmeyecek olan, neyi beklediğini bilmiyorsun geldiğini nasıl anlayacaksın?
- Eksiklik tamamlanacak o vakit, geldiğinde merhaba diyecek değil elbette, ama hissettiğim eksiklik sona erecek. Eksiklik yoksa ihtiyaç ve dolayısıyla beklemek de yok. Sen beklemiyor musun?
+ Çok şükür beklemiyorum. Ben otobüs gelmese beş dakika sinirlenen bir adamım, gelmesi meçhul olan bişeyi beklemeye tahammül edemem. Sana hep imrenirdim ne sabırlı adam diye ama geçti, zordur beklemek.
- Alıştım yılda bir kaç hafta beklemeye. O bir kaç hafta ne zaman geliyor belli olmuyor ama geldiğinde bekliyorum bekliyorum sonra gelmiyor ve eksiklik hissi kayboluyor. Belki eksiklik hissi beklemek ihtiyacından. Yani aslında beklemeyi bekliyorum ve yeterince bekleyince beklemeye olan ihtiyacım kayboluyor ben de beklemekten vazgeçiyorum.
+ Aynı cümleyi bir daha kuramayacağına bahse girerim. Sınırsız beklemesine.
- Yokum...







11 Eylül 2013 Çarşamba

Hayal gücü yada hayat gücü

Büyüdükçe hayal gücümüz iğdiş edilmiş, kurumuş ve çatlamış. İğdiş etmek hep kullanmak istediğim bir kavramdı ama hayal gücüm için kullanınca acı verdi. Çatlayan hayal gücü yerine gerçeğin saçmalığına bırakmış. Unutulmamalı ki gerçeğin saçmalığı haya gücünün saçmalığını döver. 

Çocukken, sevdiğim yada sevmediğim şeylerin karşılığını doğrudan veremediğim için sanırım, büyüklerin reenkarnasyon dedikleri bişeye inanmıştım. Mesela çok bağıran sinirli adamların sonraki hayatlarında benim ayakkabılarım olduklarına inanıp her giyişimde onların ağızlarına topuğumu geçirdiğimi düşünüyordum. Cidden rahatlatıcı bir düşünceymiş şimdiki çaresizliğime bakınca...

Kuruyan hayal gücümün çatlaklarından akıp giden yaşama sevincimmiş. Bunu farketmem baya zamanımı aldı, santim santim büyüyen çatlaktan damla damla akan ve kaybolan yaşama sevinci. Onun yarattığı boşluğu dolduran gerçeğin saçmalığı. Ama farketmenin en güzel tarafı farkettiğin kötü bişeyi durdurmak için çabalayabilmen. Tüm yaşama sevincimi kaybetmeden farkettim çatlakları ve tamire giriştim. Çabalarken hatırladım çocukken kurduğum hayalleri, mutlulukları ve küçük intikamları. Kimseye gerçekten acı çektirmeden aslında onlardan intikam alabiliyordum.Çocukluğum aklıma gelince süt istedi canım, nesquikli.

Hayal gücü kuruyan insanlar gördüğümde üzülüyorum ve onları uyarmak istiyorum, ama haya gücü kurumuş insan uyarıldığında çok kızıyor. Bu kızgınlık geçtiğinde olanı farkedenlerden hemen mücadeleye başlayanlar kurtulabiliyor hazin sondan.

Bırakın çevrenize uymayı, kıvamında delilik iyidir, kimseye zarar vermeden kimsenin size zarar veremeyeceği miktar delilik. Onlar delilik diyecekler buna siz kendiniz olmak diyeceksiniz, ki sizin tanımınız daha doğru. Hayal gücünüzü kullanmaktan bıkmayın, o sizi kabul edilebilir bir miktar delirtir zaten. Yine ayakkabılarınızın kötü adamlar olduğunu düşünün mesela, havluların önceki hayatlarında türlü kötülükler yapmış adamlar olduğunu. Ya da nutella kutularının eskiden süper insanlar olduğuna. Böylece rahatlayacak ve dünyayı anlamayacaksınız. Bu sizin kazandığınız zaman olacak...







2 Temmuz 2013 Salı

Kısa Bir Düğün Hikayesi

Bir kır düğünündeyim, herkes çok keyifli, şarkılar söyleniyor hep beraber, çocuklar koşuşturuyorlar sağa sola. Sanki sadece gelin ve damat için değil herkes için hayatlarının en mutlu günü gibi. Masaların arasında koşuşturan garsonlar bile mutlu görünüyorlar ki buna çok şaşırıyorum, genelde suratsız olurlar. 
Gelin ve damat masaları geziyorlar tebrikler ve elbette takılar için. Herkes büyük bir aşkla tebrik ediyor çifti sanki kendi evliliklerinde çok mutlularmış gibi. Masalarda bulunan bekarlara manalı bakışlar bazen de ufak takılmalar eşliğinde devam ediyor tebrik ve takı merasimi. Çiftin yüzü giderek düşmeye başlıyor, sanırım yorulmaya başladılar. Herkesi mutlu etmekten mi yoksa fiziksel olarak mı yoruldular bilmiyorum. Bir sürü insan tarafından, ki büyükçe bir kısmını tanımıyorlar,öpülmenin verdiği kötü hissiyat ile ilerliyorlar masaların arasında. Yanlarında bulunan gelinin kız kardeşinin elindeki torba hızla doluyor. Sanırım hasılat iyi diye düşünüyorum. İstemsizce cebimdeki altını yokluyorum. Allahtan altın fiyatları düştü, yoksa sezon zor geçecekti benim için. Çift bulunduğum masaya yaklaşıyor, her düğünde olduğu gibi bekar erkeklerin masası en sonda. Gelini usulen tebrik ediyor damada sarılıyorum. Damadın kulağına eğilip tebrik ediyor, standart düğün densizliklerinden yapmıyorum, yeterince maruz kalmıştır zavallı. Neyse ki koşar adım yaklaşan aile büyüklerinden biri çifti zorla masaların arasındaki boşluğa çekip dans etmelerini sağlamak için kollarına giriyor da ayakta uzun süre kalmak zorunda kalmıyorum. 
Mutlu şarkılar çalıyor hep orkestra ve bu mutlu şarkılar herkesi mutlu ediyor. Herkesin aynı anda mutlu olmasını mümkün görmediğimden ben mutsuz olmayı seçiyorum bu şarkılarda. Bir ezgi düşünün her duyanı mutlu eden ama sizi hüzne boğan. İşte o ezgiyi duyup da mutlu olduğunuz gün hayatınızda bir şeyler gerçekten kötü gidiyordur.




4 Haziran 2013 Salı

Benden bu kadar...

Sizin hiç yüreğiniz yandı mı? Kalbiniz gerçekten kırıldı mı? Sevdiğiniz kadından ayrılmaktan bahsetmiyorum, sevdiğiniz insanların kaybından da. Bir annenin evladını kaybettiğinde yaşadığı acıyı yaşayabileceğinizi düşündünüz mü? Bir sabah ansızın bir komşusunun kapısını çaldığını görerek gülümseyerek kapıya yönelen boşnağın komşusu tarafından vurulurken yaşadığı hayal kırıklığı dolu yürek yanmasını yaşamaya yaşatmaya cesaretiniz var mı?

Bu aralar aynaya bakıyor musunuz mesela? Baktığınızda fantastik Amerikan filmlerinde olduğu gibi içinizi, ta derinliklerinizi görebiliyor musunuz? Nefretinizin kaynağı sanmıyorum ki çocukluğunuzda ailede gördüğünüz şiddet olsun. Hatta eminim birçoğunuz el bebek gül bebek büyütülmüşsünüzdür. Anneleriniz tırnağınıza taş değse ağlayacak hale gelmişlerdir. Futbol maçı izlerken hafif sakatlanan futbolcunun annesinin hissettiklerini düşünüp üzülen annelerin evlatlarıyız biz.

Dağınık yazıyorum zira toparlayacak ne gücüm ne umudum var bizlere dair. 30 yıldır yaşadığım topraklardan artık soğudum, aynı otobüse bindiğim, aynı takımı tuttuğum, aynı kahvede oyun oynadığım insanlardan. Dostlarımdan soğumadım ve imtina ettim ne hissettiklerini bilmemeye. 28 Şubat sürecinde meydanlarda dayak yediğimde kızmıştım, ablam okuldan atıldığında, babam sürülüp üstüne ağır cezada yargılandığında çok ama çok kızmış, dayak yediğimi unutmuştum ablamın gözyaşlarını gördüğümde. Aynı gözyaşlarının akmasına sebebiyet vermemeye söz verdim biraz sakinleşince. Hırs ve nefret eksikliği var bünyemde belki, size göre fazla hümanist, imanı zayıf, light vs olabilirim bilmiyorum ama sakin kalabilmenin, vicdanınızın nefretiniz önünde kalmasını sağlayacak şey olduğunu buldum.


Bende değil komşumu öldürmek köpeğine hoşt diyecek bana göre anlayış, belki size göre yürek yok. Kalıp değiştirmeye çalışacak ne enerji ne umut da yok. Birbirinden nefret eden insan sayısının nefret etmeyen insanlardan kat kat fazla olduğu bu topraklar benim ümidimi bir karadelik gibi soğurdu. Lanet olsun ki henüz gidemiyorum, ya da evime kapanamıyorum. Çok fakir olup sadece karnımı doyurmakla ilgilenemiyor ya da çok zengin olup başka meselelere yoğunlaşamıyorum. Orta sınıf problemi yaşıyor hayatla ilgileniyorum. Eskiden olsa size ağlamayı tavsiye ederdim, kalbinizi yumuşatırdı belki ama artık ilgilenmek istemiyor size nefretinizde başarılar diliyorum. Aman ha kendinizle mücadele etmeyin, olur da daha farklı insanlar olursunuz…


7 Mayıs 2013 Salı

Öleyazmak

        Vurulmak çok garip bir duyguymuş, sanırım ilk defa yaşadığımız bütün duygular başta çok garip geliyor, ama sadece bir anlığına. Sonra duyguya hemen alışıyor insan ve o duygu daha önce tadını bildiği diğer duygulardan farksız bir hal alıyor. Bir kere vurulduktan sonra baştaki şok geçince can yanmasını bir tarafa bırakırsanız soğuğu ve sıcağı aynı anda hissediyorsunuz, akan kan vücudunuzun dışında sıcaklık hissi yaratırken içiniz soğuyor. Basitçe soğuk suda yüzerken işemek gibi aslında. Sıcaklık git gide yerini iç üşümesine bırakırken hayatınız film şeridi gibi gözlerinizin önünden geçiyor demeyi çok isterdim. Elbette geçmiyor ki zaten o kadar zamanınız olmadığını biliyorsunuz. Öldükten sonra yaşadığım hayatını ölürken hatırlamamın bir faydası olacağını da sanmıyorum. Amerikan filmlerindeki gibi ölmek üzereyken aptal aptal espriler şakalar falan yapmak da aklınıza gelmiyor, insanlar beni gülerken hatırlasın falan diye de düşünmüyorsunuz zira insanlar sizi nasıl hatırlamak isterlerse öyle hatırlıyorlar. Hem insanlar balık hafızalı mı ki sadece son anınızı hatırlasınlar.
     Neden vurulduğumu bilmiyorum ama karın boşluğumdan vurulduğumu bilecek kadar bilincim yerinde. Nedense aklıma o an midem geldi, acaba çok hırpalanmış mıydı? Rahmetli eniştem geldi aklıma mide kanseri sebebiyle midesinin tamamı alınmıştı ve ince bağırsaktan midemsi yapmışlardı yerine, tıp çok ilerledi diye düşündüm belki beni de kurtarırlardı. Ölmek üzereyken, ki aslında ölüp ölmeyeceğimi ya da yaramın ne kadar ölümcül olduğunu bilmiyorum, aklına bunlar gelen bir insan bence kurtarılmamalı. Bir hatıran ne bileyim gözünün önüne gelecek sevdiğin kadın silüeti yok mu? Kelime-i şehadet getirmeyi de mi düşünemedin derler adama. Belki de bu yüzden kurtarılmalıyım ki tekrar ölüme yaklaşma şansım olursa doğru şeyler yapayım. Hem insan hata yapabilir neticede her gün ölümle yüzleşmiyoruz değil mi? 
    Eve varıp yiyeceğim yemeği düşünürken gördüğüm kuruyemişçiye uğrayıp çekirdek alsam mı diye düşünürken karnımda sinek ısırığı gibi bişey hissettim önce. Sinek dediğime bakmayın olsa olsa at sineğidir bu acıyı veren. Sonra az önce bahsettiğim ılıklık ve soğukluk. Acaba o çekirdeği alsamıydım, kurtulursam bu hikayeyi anlatırken çitlerdik tabi bir midem kaldıysa...