7 Temmuz 2015 Salı

Parmak Güreşi

Bir daha kimseyle parmak güreşi yapamayacağım, sanırım en büyük kaybım bu oldu. Parmak güreşi diyip geçmeyin, bir insanın hayatında oldukça fazla yer tutan iki insanın yakınlığını fazlasıyla artıran yegane oyundur. En azından benim hayatımda öyle. Genelde başlarda erkek tarafı kaybeder güreşi çünkü centilmenlik bunu gerektirir, ama samimiyet ve bağlılık arttıkça erkek tarafı kazanarak kızdırmaya başlar. Sonra biraz fazla yenip kadını üzen adam yenilir son oyunda ve mutlu mesut devam ederler hayatlarına.  

Parmak güreşi dans etmek gibidir ama aynı zamanda rekabetin de olduğu bir dans, dans etmekten anlamayan yurdum insanı için kurtarıcı nitelikte bir çift faaliyetidir. İlişkilerin ciddi bir aşamasını gösterir parmak güreşi rekabeti.

Daha gençken sevdiğin kadının elini tutmak için güzel bahanedir, yaş ilerledikçe kısa süreli eğlence için baya faydalıdır. Güldürür ve üstelik güldürürken düşündürmez. Parmaklara bakara oynayanlar acemidir. Bakılması gereken asıl yer, ki bu oyunun en güzel taraflarından biridir, karşınızdakinin gözleridir. Muhtemelen aralıksız en fazla gözgöze bakmanızı sağlayacak şey bu oyundur. Üstelik o anlarda neşeyi, hüznü, sevgiyi vs aynı kısa sürede görebilirsiniz sevdiğinizin gözlerinde.

Bu oyun sadece sevgilinizle değil çocuklarla oynamak için de birebirdir. Çocuklara yenilmeniz lazımdır ama arada mutlaka kazanın ki gereksiz özgüven olmasın gençte.


Hep göz ardı ettiğiniz bir oyunu hatırlatayım, önemini bilmediğiniz bir oyunun öneminin farkına varın istedim. Hüzünlü başlayıp keyifli bitirdim yazıyı. O zaman buyrun dinleyelim…




17 Şubat 2015 Salı

Zaten İstanbul'da kar yağıyordu.

Yaşama sevincini ceplerine doldurmuştu sokağa çıkarken. Tüm sakinliğiyle sokaklarda anlamsızca dolaşıyordu. Gidecek bir varış noktası belirlememiş olsa da ayakları alışık oldukları güzergahta devam ediyorlar o da buna hiç itiraz etmiyordu. Hava çok soğuktu, zaten İstanbul'da kar yağıyordu. İstanbul'a kar yağarken Ankara'da hava sadece kuru bir soğuktu. Kuru soğuğu sevmiyordu. Kuru soğuk doğru tabir değil diye düşündü, yavan soğuk daha güzel olurdu diye geçirdi aklından. Elleri buz gibi olmuştu ama yaşama sevincine zarar veririm korkusuyla ellerini cebine sokamıyordu. 
Kulaklıkları her zamanki gibi kulağındaydı ve aynı şarkıyı dinliyordu saatlerdir. Şarkıların bile anlamı değişiyordu yaşama sevincinin durduğu yere göre. Aynı şarkıyı dinlemekten sıkılmıyordu ve fakat aynı şeyleri yaşamaktan sıtkı sıyrılmıştı. Sıtkı sıyrılmak deyimine hep gülerdi zira Sıtkı adında Denizlili bir ingilizce öğretmeni vardı ortaokulda. Adama dair hatırladığı en net şey adamın Türkiya deyişiydi. Gülümsediğini fark etti, üstelik yaşama sevinci cebindeydi. Demek ki gülebilmek için yaşama sevincine ihtiyaç duymuyordu.Yaşama sevinci ve kendi ile ilgili öğrendiği bu yeni bilgi kendisine çok gereksiz gelmişti. Yeni ve hiç bir işe yaramayacak bir bilgi. Zaten İstanbul'da kar yağıyordu. 
Hava buz gibiydi ve bunu her saniye yeniden hissediyordu. Sokakta az sayıda insan vardı, hepsine tek tek bakıyordu ve sokakta ne işleri var acaba diye düşünüyordu. Yoksa onlarda mı diye düşünürken istemsizce ceplerini yokladı, yaşama sevinci hala oradaydı. Zaten İstanbul'da kar yağıyordu.
Okulun yanından sola döndü ana caddeye çıkmasına az kalmıştı. Orada aradığını bulacağını düşünüyordu. Yıllardır neredeyse her gün geçtiği cadde onu yanıltmazdı. Bir caddeden beklentisinin büyük olduğunu düşündü ve kendini hayal kırıklığına hazırladı. Ana caddeye ulaşmıştı, etrafına baktı. Bugüne kadar görmediği bişey görmek için dikkat kesildi. Kar başlamıştı sanırım zira kirpiklerine bir şeyler çarpıyordu. Hep uzun kirpikleri olduğunu söylerlerdi. İstediğini görememişti. Zaten ne görmek istediğini de bilmiyordu, görünce anlayacağını düşünüyordu sanırım. Zaten İstanbul'da kar yağıyordu. 
Caddenin sonuna doğru yürümeye karar verdi, kar lapa lapa yağmaya başlamıştı. İçinde hem bir hüzün hem de bir sevinç belirmiş aklına monaliza gelmiş arkasından Devlet Bahçelinin fotosunu hatırlayıp gülümsemişti. Aklın gariplikleri ve serbest çağrışım yeteneğine bir kez daha şapka çıkarmıştı. Caddenin sonundaki trafik ışıklarına yaklaştığında aradığını bulduğunu anladı, yavaşça ilerledi, usulca eğildi ve cebindeki yaşama sevincini usulca kör dilencinin ellerine bıraktı. Zaten İstanbul'da kar yağıyordu. 





















27 Ekim 2014 Pazartesi

Sıradan Bir Hikaye

Özledim. Yine sabah yine uyanma ve yine aynı duygu, özledim. Öyle çok özledim ki. Neyse, nasılsa özleme devam. Uzunca bir süre. Kaldı ki bu duyguyla bir dakika bile yeterince uzun. Sabah sabah açlık ve idrar tarafından yeterince sıkıştırılmam yetmezmiş gibi bi de bu var artık. Huzurlu ve mutlu uyanırdım eskiden. Kalkar şarkılar söylerdim. Aslında hala öyleyim. Ortalamanın baya üzerinde bir mutluluğum var. İçsel bişey sanırım. Hala kalkınca, elbette uyandıktan 10-15 dakika sonra, şarkı söyleyebiliyorum. Keyifle gülümseyerek güne devam edebiliyorum. Ama eskiden olmayan bişeyler var hayatımda. Ya bu duygularla yaşamayı öğrenicem ya da bu duyguların geçmesi için çalışıcam, yıpranıcam ve yıpratıcam.
Önce elbette tuvalet, ve dayanılmaz rahatlama. Bu aralar her işediğimde sanki göbeğim küçülüyormuş gibi düşünüyorum, feci eğlenceli. Sanki böyle idrar kesem baya doluymuş da karnım daha doğrusu göbeğim o sebepten şişmiş gibi düşünüyorum ve işedikçe hafifçe karnımı içe çekiyorum. Eğlenceli gerçekten. Mutluluğumu buna borçluyum. Böyle şeylerden keyif alabiliyorum. Neyse, tuvalet faslından sonra yine banyo, eller, yüz yıkanıyor. Sonra neden olduğunu kabullenmek istemediğim lanet traş zorunluluğu. Traşdan sonra tekrar yüz yıka elleri yıka sonra salak takım elbiseleri giy. Yine geldi bak. Hani bazı insanların karşısında limon dediğinde yüzleri buruşur ya işte aynı öyle bir durum. Dönem dönem sanki biri karşıma geçip özlem diyor. Onların yüzü benim yüreğim buruşuyor.
Canım işe gitmek istemedi bugün. Amirimi arayıp izin aldım. İyi adamdır, halden anlar. Canım istemiyor dedim, idare ederiz dedi. Atladım arabaya dağlara taşlara vurdum kendimi. Kentsel dönüşüm nedeniyle bir sürü yıkılmış evin olduğu ama hala dönüşememiş kente doğru yol aldım. Arabadan indim ve gezmeye başladım evlerin arasında. Daha doğrusu yıkıntıların arasında. İstemsiz bir gülümseme sirayet etti suratıma, kaldırmaya çalıştım gülümsemeyi silmek istedim çehremden lakin gitmiyordu bir türlü. Düşünmeye başladım nereden çıktı bu gülümseme, neticede aslında yıkık evler insana hüzün verirdi. Ama bana gülümseme vermişti. Yerlere saçılmış ev parçalarına, duvar döküntülerine basmamaya özen göstererek yürümeye devam ettim. Onlara basarsam anılara basarmışım gibi hissettim bir an. Sıkıldım, yoruldum. Yıkık bir duvar üzerine oturdum. Daha doğrusu yattım. Ayaklarımı duvardan aşağıya sarkıttım, duvar hafif eğimliydi arkaya doğru. Keyifli bir an daha dedim. Titreyen ayak sendromuna sahip bi adam olduğumdan olsa gerek ayaklarım hemen sallanmaya başladı. Bazen benden bağımsız hareket ettiklerini düşünüyorum.
Güneş ışığının gözümde yarattığı parlaklığın da etkisiyle gökyüzü daha bir parlak ve görüşüm daha bir bulanık hale geldi. Kafam dağınık, görüntü bulanık, sonunda görmekle hissetmek arasındaki olmaz denen uyum gerçekleşmişti, artık hepsi bulanıktı. Yavaş yavaş gökyüzü yüzüme yaklaşmaya başladı. Oldukça yavaş geliyor, görüntü bulanıklaşıyor. Ya ben uçmaya başladım ya da gökyüzü artık gökte olmaktan sıkıldı.  Sıcağın ve garip görüntülerin beni yorması sebebiyle uykuya dalmışım. Uyandığımda gökyüzü yerine dönmeye karar vermişti. Sanırım benimle iç içe olmaktansa yerinde kalmayı tercih etmişti. Haksız sayılmazdı aslında. Hayat ve onun kontrolündekiler hiç benimle olmak istemediler zaten.  Ah hayat... Hiç anlaşamadık seninle. Hep inatlaştık ama elbette inatlaşmakta haklı olan sendin. Ben basit bir adam nasıl seninle başa çıkacaktım değil mi. Ama ben bildiğin adamlardan değilim hayat. Kabul edemiyorum verdiklerinle mutlu olmayı. Mücadele ederek mutlu olmayı daha çok seviyorum. Çünkü senin verdiklerinle benim istediklerim farklı. Elbet bir gün sen de vazgeçeceksin ve benim istediklerimi hak ettiğimi göreceksin. Neyse seninle hesaplaşmamızı sonraya bırakabiliriz.
Bacaklarım uyuşmuş  sürekli duvardan aşağıya sallandığı için. Ayağa kalkmam biraz sıkıntılı oldu bu sebepten ötürü. Yürümeye başladım tekrar, gezinmeye yıkıntılar arasında. Ancak garip bir elektrik vardı havada. Sisli ortamların hissettirdiğini hissettiren sissiz bir ortam. Adapte olmaya çalıştım. Boşlukta yürüyormuşum gibi geldi sonra güldüm, boşlukta yürümek nasıl bişey acaba.




Duvar

Üzerime yığılmış duvarların arasından çıkmak istiyorum aslında, bakmayın yattığım yerde rahatmışım gibi gülümsediğime. Bu gülümseme tamamen kendi salaklığıma. Adım gibi yıkılacağını bildiğim duvarların içerisine büyük bir istek ve sevinçle girdim. Sonra neden yıkıldı diye ağlayacak kadar salak değilim, henüz… Uykusuz kaldığım bir gece daha yazıldı takvime… Zaten günlerin yazıldığı takvime, geceler neden tekrar yazılıyor anlamıyorum aslında. 200 km hızla duvara doğru yol alırsanız ve güvenlik testleri için kullanılan manken değilseniz çarpışmadan sonra canınız yanıyor. Haliyle benim de canım yandı zira ben de güvenlik testleri için kullanılan manken değilim. Zaman zaman o mankenler kadar hissiz hissedebiliyorum kendimi ki söylerken baya enteresan oluyor. Hissizliği hissettiğinizde hissizliğininiz bozulmuş oluyor mu?
Etrafına inşa ettiği duvarda bir açık bulup içeri sızmıştım. Önceleri yeni organ nakli yapılmış beden gibi benimle mutluydu, sonra bağışıklık sistemi bana direnç göstermeye başladı, duvarın içinde yabancı bir cismin varlığını farketmişlerdi. Bana karşı önlemler almaya başlamakla sistemi komple kapatmak arasında bir gidiş geliş yaşıyordu bünye. Bir süre beni dışarı atmaya çalıştı ve fakat girdiğim açıklıktan çıkamayacak kadar büyümüştüm artık. Beni atmak için duvarı yıkmayı da göze alamıyordu. Sistemi kapatmayı tercih etti. Bana sistemi kapattım dedi, o an duvarların çatırdadığını duydum. Önce sevindim duvarlar yıkılıyor sonunda diye ama ilk sesten sonra büyük bir parçası sırtıma düşünce duvarların benim üzerime yıkıldığını anladım.
Üzerime yığılmış beton parçalarının arasından asıl korkunç gerçekle yüzleştim, yıkılan duvarların yerine daha yükseği ve hiç gediği olmayanları yükseliyordu…   


7 Ekim 2014 Salı

Hali Pür Melal...

Ruhun bedene ağır gelmeye başladığı anlar vardır hayatta...ayrılsın ve sonra beden dinlenince tekrar dönsün istersin ait olduğu yere, daha doğrusu emanet olarak sığındığı eve... ruhum kötü kiracı bu aralar ve kirada oturduğu evi çok yıpratıyor...evin duvarları yıkılabilir her an...inşallah ev sahibi kızmıyordur kiracıya...çık artık evimden derse aslında kiracı mutlu olabilir...evin suçu yok şüphesiz ama kiracı rahatsız...onun sıkıntısı evi hırpalıyor sadece. Al-i gönüllü bir dostum derki "bana bu gönlü neden verdin, görmez misin başa çıkamıyorum"... özetliyor aslında ruhumun sıkıntısını... ev sahibi seni seviyorum hem de çok, saygı duyuyorum, iman ediyorum ve korkuyorum belki de. ruhuma güç evime huzur ver...


12 Ağustos 2014 Salı

Öylesine yazılmış bir yazı

Çocukken olmak istediğim adamın olmak istediklerim arasında en zor olunabilecek olmasına çok şaşırmıştım ilk bu meseleyi düşünmeye başladığımda. Oysa çocukken hırsları, hesapları olmayan güzel yaratıklarızdır. Doğallayın hayallerimizin de aynı ölçüde safça ve basit olması gerektiğini düşündüğümden şaşırmıştım bu çocukken olmak istediğiniz adam olamayacağınız gerçeğine. Çocukken büyüdüğümüzde süperman olmak istemiş olabiliriz, bi yandan bunun asla olmayacağını bilsek de ümidimizi kaybetmeyiz. Her yıldız kaymasında aklımıza bi acaba sorusu gelir. Her örümcek gördüğümüzde biraz korkuyla karışık "bi kere ısırsa bişey olmaz bence" diye düşünmekten kaçamayız. Sonra astronot olma isteği en popüler hayaller arasında ilk sıraları zorlar. Astronotların o yıldız senin bu gezegen benim gezdiklerini hayal ederiz gök yüzüne bakarken. Sonra büyümeye başlarız.
Biz büyüdükçe kirlendiğini dinledik dünyanın ve bunu dert edinmedik. Sanırım orada kaybettik yaşama savaşını. Bunu dert edinen insanların dünyaya katkıları ortada iken bizler bizim büyümemizle kirlenen dünyanın bu halinin bizim suçumuz olmadığına önce kendimizi sonra kendimiz gibilerini inandırdık.




18 Haziran 2014 Çarşamba

Kavga

     İçimde savaşma yada direnme arzusu yok, belki uğruna savaşacağım bişey yok ya da benim uğruna savaşılacak olarak seçtiğim şeyi seçenlerle farklılıklarımız beni savaşmaktan uzak tutuyor. Sizleri imrenerek ve korkarak izliyorum. Çok güzel savaşıyor bir o kadar güzel nefret ediyorsunuz. Bu sizi diri tutuyor, mesela kazanacağınıza dair umudunuzu hiç kaybetmiyorsunuz, artık neyi kazanmayı umuyorsanız. Kaybetmeye dair korkularınızın bile güzel karşılıkları var ve bu sizi risk almak konusunda cesur yapıyor. O kadar güzel taraftasınız ki diğer taraftakilerin tamamı kötü tamamına yakını aptal ve hain. Herkes en doğru tarafta olmasına rağmen herkes farklı tarafta olabiliyor. Üstelik sevmediğiniz tarafta yer almıyor olmak sizin nefretinizden nasiplenmemek için bir bahane değil, zaman zaman daha düşük dozda zaman zaman daha yüksek dozda nefret sevmediğiniz tarafta yer almayan ama sizin yanınızda olmayanlar içinde kullanımda.
    Bir bilinmezcilikle dolu zihnim, hanginizin daha doğru olduğunu bilemiyorum, aynı kelimeleri kullanıp tamamen farklı hikayeler anlatıyorsunuz. Aslında ikinizi de sevmiştim ben, ama siz ikiniz diğerinden nefret etmedikçe kendisini sevemeyeceğimi iddia ettiniz. Bu durum bi çıkmaz sokak yarattı aslında. İkinizi de sevdiğim için ikinizi de sevmemem gerekiyordu. Ben de ikinizi de sevmeyi bırakmaya karar verdim. Sizi sevmeyi bırakmak o kadar kolay değil aslında. Zira genelde sizi seven insanlar benim sevdiklerim. Şimdi onlar beni eskisinden daha az seviyorlar sırf sizi sevmiyorum diye. Ümitvar olmaya bi miktar ara vererek kavganızda şimdilik sadece dualarımda taraf tutmaya devam edeceğim.