Asla cevap alamayacağım sorular sormak gibi bir manyaklığım neden var? Uzun uyanıklıkların ardından gelen bilinç kayıplarını mı özlüyorsun zaman zaman, ya da uzun süre spor yapmadıktan sonra depar atıp bütün bilincinin ve metabolizmanın dengesini yitirmeyi mi? Derdinin ne olduğunu bilmeden sebepsizce üzüldüğünü düşündüğün oldu mu acaba? Birine hakettiğinden fazla değer verdiğini kesin düşünmüşsündür de acaba doğru kişi için düşündün mü bunu? Saatlerce susuz kaldıktan sonra litrelerce suya yumulup su kusana kadar su içmenin çocukluğunda istediklerini alamamış olmanla bir alakası olmadığını farkettiğinde kaç yaşındaydın? İdrar torban seni uyandıracak kadar şiştiğinde tuvalete kalkmak yerine uykunun içine edilmesine izin vermenin sebebi sadece üşengeçlik olamaz biliyorsun değil mi? En çok sorduğun soru "neden ben" farkettin mi? Sence neden sen peki hiç düşündün mü? Ya da neden sen olmayasın diye çabaladığın oldu mu? Sinirlendiğin, küfrettiğin, hırsından ağladığın ya da eline geçenleri duvarlara fırlattığın günleri düşündün mü hiç? Bir işe yaramış mı o kadar sinir seni yaşlandırmaktan başka? Şükretmeyi bilmediğini söylemiştin bir defasında, öğrenebildin mi ya da öğrenmek için bir çaba gösterdin mi? Yanından geçen arabanın yolda biriken suyu üzerine boca etmesiyle bastığın küfrü aklında tut ve hayatının içine ettiğin insanların sana öyle hitap ettiklerini düşün desem sen de bir karşılık bulabilir miyim? Mesela çocuğu soğuk sokaklarda dilenen annelere kızarken o annenin sadece kendi çocuğunun hayatını mahvettiğini oysa kötü yetiştirilmiş bir çocuğun bir sürü kötü zamanın müsebbibi olduğu geldi mi aklına, kötü yetiştirildiğini düşündüğün oldu mu? Hep hayatın anlamının ne olduğunu merak ederdin, kendinden başka bir cevap bulabildin mi? Hayatın merkezinde sen olmadığını öğrendiğinde bunu kabullenebildin mi yoksa intiharı düşündüm mü?
4 Şubat 2013 Pazartesi
30 Ocak 2013 Çarşamba
Hikayeci vs Şair
Oturduğu
yerden büyük bir hızla doğruldu, heyecanla masanın başına geçti, eline geçen
ilk kalemle önündeki boş sayfaya telaşla bir şeyler yazmaya başladı. Yüzünde
bir gülümseme belli belirsiz kendini gösterip geri kaçıyordu sürekli. “Yine ne
saçmalıyorsun” dedi şair heyecanından bişey kaybetmeden yazmayı sürdüren
öykücüye. Güldü öykücü alaycı bir ses tonuyla “saçmalamak sizin uzmanlık
alanınız biz olsa olsa kötü yazarız” dedi. Bu saldırıyı beklemeyen şair avına
saldırmayı bekleyen dişi aslan gibi olan egosunu öykücünün üzerine salacak
fırsatı yakalamıştı. “Bir öykücü ne anlatır ki” dedi, “sizin sayfalarca
anlatamadığınızı biz bir mısrada özetliyoruz”. Öykücü durakladı, aslında şair
haksız sayılmazdı ama eksikti anlattıkları. Bir aşkı ya da ayrılığı belki tek
cümleyle, doğru kelimeleri arka arkaya sıralayarak çok kısa ve anlamlı
anlatabilirdi bir şair ama neden ayrılındı neden sevilmişti kısımları hep eksik
kalacaktı. İşte hikayeci bu kısımlarla da ilgileniyordu. “Siz cerrah gibisiniz,
sadece hastalığın olduğu kısımla ilgilenirsiniz, oysa biz öykücüler olayların
bütününe bakarız” dedi şairin yüzüne bile bakmadan. “Bizim sayfalarca anlattığımız
ayrıntıları siz anlatmaya kalksanız yazdığınız şiir ömrünüzün tek şiiri olur”
dedi öykücü şaire hiç duraksamadan. “Çok şeyi az kelimeyle anlatıyoruz, aptala
anlatır gibi anlatmıyoruz, o duyguları yaşayanların anlayacağını şekilde anlatıyoruz
biz” diye sert bir karşılık verdi şair. “Kelime başına düşen duygu yoğunluğu
şiirde her zaman daha fazladır” dedi öykücü “ama hikayede kelime başına düşen
ayrıntı çok daha fazladır”. Şair duraksadı, kitaplıktan bir kitap çekip aldı
sayfaları karıştırırken düşünüyordu öykücünün söylediklerini. “Siz mutsuzluktan
besleniyorsunuz, oysa biz oldukça mutlu olayları anlatabiliyoruz” dedi öykücü.
Şair gülümsedi “trajediler insanlara uç duyguları yaşatır, ama siz bunları
görecek durumda değilsiniz” dedi. “Mutlu bir insan normaldir, ve normali herkes
bilir, oysa mutsuz olan insan doğasına aykırı davranmış olur ve anlatılacak bir
hikayesi vardır” diye devam etti. “Mutlu olmak normal ve insan doğasına uygun
olansa eğer neden mutludan çok mutsuz var ve neden öyküden çok şiir ilgi
çekiyor” dedi öykücü. Kapı zilinin gürültüsü son kelimeleri zor duyulur hale
getirmişti. Şair kapıya yöneldi, gelen evin üçüncü üyesi olan gerçek bir hayatı
ve işi olan ev arkadaşlarıydı, “ne tartışıyorsunuz yine” dedi, “şair ve öykücü
muhabbeti mi yine?” diye cevabını istemediği belli olan soruyu yöneltti. Sonra
sinirli ve alaycı bir gülümse ile “elma ile armudu karşılaştırmayı bırakın ve
gidin bi çay koyun da içelim” diyerek odasına doğru yöneldi…
24 Ocak 2013 Perşembe
Misafirlik
Ev Sahibi;
Sabah her zamankinden erken uyandı
Özge, ilk defa kendi evinde kalabalık sayılabilecek bir misafir grubu
ağırlayacaktı. Daha önce misafirleri olmuştu ama genelde tek kişi ve akraba idi
onlar, yani pek misafir sayılmazlardı. Eşi Ahmet hala uykudaydı, Özge
uyandırmaya kıyamadı, sadece kendi yapacağı işlerin bir kısmını yapıp daha
sonra Ahmet’in yardımı gerektiğinde uyandırmaya karar verdi. Usulca mutfağa
doğru geçti, kafasında bir hareket planı vardı ve önündeki 4-5 saatlik zaman
diliminin neredeyse her dakikası bu hareket planında bir işe endeksliydi.
Misafirlerle ilgili pek bir fikri yoktu zira Ahmet’in çok eski arkadaşlarını
ağırlayacaklardı, lakin hiçbiriyle tanışmamıştı daha önce.
Heyecanının büyük kısmını bu
gerçek oluşturuyordu, evlendi, hiç bilmediği bir şehre taşındı, ve belki o
şehirdeki dostları olan yegane insanları ağırlayacaktı. Eşi dostlarından hep
iyi bahsetmişti ve onlarla tanışmak için sabırsızlanıyordu. Çok özenle başladı
mutfak işlerine, yapılacak yemekler muhteşem olmalıydı. Önce çay koydu, Ahmet’e
seslendi, kahvaltılıkları hazırladı zira doymadan güne başlanmazdı. Ahmet uyku mahmurluğu ile mutfağa geldi,
Özgeye gülümsedi ve içten bir günaydın döküldü dudaklarından. Hemen kahvaltıya oturdular, Özge’nin
çizelgesine uymaları gerekiyordu.
Saatler hızla aktı, koşuşturmaca
sonlanmaya yaklaştı, bu arada Ahmet’in telefonu adresi bir türlü bulamayan
arkadaşlarca sürekli aranmaktaydı. Özge’nin heyecanı tekrar artmıştı zira
koştururken heyecanı oldukça azalmıştı. Az sonra Ahmet apartmanın önüne inerek
arkadaşlarını beklemeye başladı. Özge salonda son düzenlemeleri yaparken kapı
çaldı.
Misafir;
Bir haftadır bugünü organize
edebilmek için uğraşıyordu. Herkes için uygun vakti ayarlayıp ev sahiplerine
bildirdikten sonra rahatlamıştı biraz da olsa. Ahmet çok eski dostuydu, ona
karşı mahcuptu, düğününe katılamamıştı. Üniversiteden kalma dostlarından hiç
biri katılamamıştı. Organizasyon tamamlandı, gün ve saat ayarlandı, hediyeler
alındı, misafir olacak arkadaşlarla buluşuldu. Yağmur olarak başlayan yağış
kara dönmüştü ve Ahmet ve Özge’nin evleri oldukça yüksek bir yerdeydi. Arabalar
park edildi, tek arabayla yola devam edildi lakin onu da cadde üzerinde
bırakmak zorunda kaldılar. Hava şartları araba ile devam etmeyi tehlikeli hale
getirmişti, eve yakın olduğunu düşündükleri bir noktaya arabayı bıraktıktan
sonra yürümeye başladırlar. Bu arada Ahmet ile irtibat halinde kaldılar. Eski günleri
hatırladılar, üniversite günlerinde kartopu savaşı yaptıkları bir akşamı
andılar, sonra Ahmet’i gördüler, sarıldılar ve eve çıktılar.
Özge ve Ahmet muhteşem bir
hazırlık yapmışlardı, evleri çok güzel döşenmişti ama en önemlisi huzur
kokuyordu, huzur nasıl kokar demeyin, gerçekten huzur kokan bir yere
gittiyseniz anlarsınız. Muhabbet özlenmişti belli oldu hemen, Özge hemen ayak
uydurdu eski dostlara. Kahkahalar çayla birlikte yuvarlanırken saatler
ilerlemişti. Gitme zamanı gelmişti. Tıka basa dolu mideler ve yüzlerde tebessüm
ile tekrarında fayda olduğu hemfikriyle evin ilk misafirleri evden ayrıldılar. Bu
ziyaretin tadı misafirlerin damağına kalmıştı. Eminim ev sahipleri de aynı şeyi
hissediyordu.
Muhteşem evsahipliğiniz için
teşekkürler…
9 Ocak 2013 Çarşamba
Uyanıklık Hali...
Keşke bu kadar güzel olmasaydın,
ya da ben seni bu kadar güzel görmeseydim. Gülümsemen küresel ısınmaya katkı sunmasaydı
keşke. Sen güldüğünde gerçekten gözlerinin içi gülmeseydi belki o gözler kalbe
iz bırakmazdı atların üzerine sıcak demirle basılan damgalar gibi. O kalbin
sahibi olduysan kalbe sahip çıksaydın keşke, sahip çıkmayacaksan öyle
gülmeseydin.
Hani seni ilk gördüğüm gün
var ya hatırlar mısın bilmiyorum, aramızda 2-3 kişi vardı ve yanımda
oturuyordun. Ya da acaba aynı otobüstemiydik, bak ben bile unutmuşum ya da aynı
senden bahsetmiyorum. Bir kadın sevdim ama farklı kadınlardı sanırım. Sevdiğim
kadının gülümsemesi dünyayı ısıtıyordu ama hepsinin değil. Sevdiğim kadının
gözleri iz bırakıyordu, ama hepsinin değil. Sevdiğim kadının sohbeti hiç
bitmesin isterdim, ama hepsininki değil. Sevdiğim kadın karşıdan gelirken
yoldaki insanlar açılırdı ve ışığından etkilenmemek için yere bakarlardı, ama
hepsinde değil.
Kaç kadın sevmiştim acaba,
hatırladığım sadece bir ama gerçekten var mı öyle biri onu bile bilmiyorum. Çok
güzel sohbet eden bir kadın sevmiştim, çok güzel gülen, çok güzel bakan… Hatta
çok güzel seven bir kadın bile sevmiştim. Sonra ne oldu o kadınlara onu da
hatırlamıyorum, belki ben kovmuşumdur güzel güleni sohbeti güzel değil diye ya
da güzel sohbet edeni güzel bakamıyor diye, hatırlamıyorum.
Sevdiğin kadının resmini
çizdirebilir misin bir robot resim uzmanına bir suç işlediğini görsen. Tarif
edebilir misin acaba, ben bir kere denedim ve ortaya çıkan sonuç normal bir
kadındı ve korktum ben bu kadını nasıl sevdim diye. Neyse ben ilaçlarımı alayım
ve uyuyayım tekrar zira uyanıklık bana yaramıyor….
7 Ocak 2013 Pazartesi
Keyifli Bir Yürüyüş
Keyifli bir şekilde yürümeye devam etti, kulağında kulaklıkları vardı ve başında kapşonu. Bu ikili onun üniforması gibiydi artık. Yürümeye başladığında müzik olmazsa kısa sürede yürümekten vazgeçerdi. Yanından geçen çocuğun başını okşadı hafifçe, çocuğu ürkütmemeye özen göstererek. Babasına nazikçe gülümsedi ve hızını azaltmadan yürümeye devam etti. Karşıdan karşıya geçen köpeğin güvenliğinden emin oluncaya kadar durdu, sonra eski temposundan biraz daha hızlı yürümeye başladı durması sebebiyle oluşan açığı kapatmak istercesine. Fırının önünden geçerken taze ekmek kokusu aldığını hayal etti, oysa fırıncının arabasından gelen yanık yağ kokusundan başka koku duyulmuyordu. 3 kuruşa 5 köfte satan saçma lokantanın önünden geçerken liseli gençlerin ona baktığını farketti daha sonra da kendisinin ne yaptığını. Dinlediği şarkıya eşlik etmekle kalmıyor sanki bir sahne performansı sunuyordu. Gençler ona bakıp birbirlerinin kollarına vurarak gülüyorlardı. Sert bir şekilde durdu, gençlere döndü, kulaklıklarını çıkardı. Ortam gerilmiş çocukların kahkahaları yerini gergin bir bekleyişe bırakmıştı. Kafasını kaldırdı, kapşonu çıkardı ve çocuklara doğru reverans yaparak gülümsedi. Yaptığı bu hareket önce tam anlaşılamadı gençler tarafından ama sonra biri alkışlamaya başlayınca ortalık bir anda kahkaha ve alkış gürültüsüne boğuldu. Tekrar kulaklıklarını taktı, kapşonu kafasına geçirdi ve yola devam etti.
Çok hızlı yürüyordu, beraber yürüdüğü herkes bundan şikayetçiydi, o yüzden bir süredir yalnız yürümeyi tercih ediyordu. Zaten biriyle yürürken müzik dinlenemiyor ve sokağın kurallarına uymak zorunda kalınıyordu. Takribi olarak 1 saat yürümeyi planlamıştı ki hep böyle planlar ama yürüyüş 45 dakika sürerdi. Şarkılar birbiri ardına çalmaya devam ediyor hemen hepsine ayak uyduruyordu. Yürüyüşün sonuna yaklaşmış evini uzaktan görmüştü. Yorulmuştu, ama temposunu düşürmeden yürümeye devam etti. Şarkılara eşlik ederek apartmanın önüne kadar geldi. Karşılaştığı yaşlı komşusu hayırdır ne bu neşe diye sordu, gülümsedi ve sadece çok şükür dedi...
19 Aralık 2012 Çarşamba
Sevdiği Kadınları Başkalarıyla Evlendiren Adamlar Derneği
Merhabalar, ben “Sevdiği Kadınları Başkalarıyla Evlendiren Adamlar
Derneği” başkanı Ahmet Haybeden. Efendim bakmayın derneğimizin adının bu kadar
hüzünlü olduğuna üyelerimiz genelde keyifli insanlardır. Nasıl keyifli olmasın
üyelerimiz, neticede az insana nasip olan bir duyguyu yaşadık, gerçekten
sevdik. Sanırım bizden daha mutlu olanlar “Sevdiği Kadınlarla Evlenen Adamlar
Derneği” ve “Karşılıklı Severek Evlenenler Derneği” üyeleridir. Ya da ben geçen
haftaya kadar öyle düşünüyordum, ta ki “Sevdiği Kadınlarla Evlenen Adamlar Derneği”nin başkanı olan arkadaşım Mehmet
Gerçeküstü ile karşılaşana kadar. Mehmet çok mutsuz gözüküyordu, sordum
mutsuz gözükmüyorum abi dedi, mutsuzum. Neden, neyin eksik, bir insanın
en çok isteyeceği şeye sahipsin, şükretmelisin dedim. Bir insan en çok sevdiği
kadınla bir ömür istemez de ne ister değil mi dedi. Gülümsedi ama alaycı bir
tavırla. Ne kadar şanslı olduğunu bilmiyorsun değil mi dedi, şaşırmıştım, nasıl
yani dedim. Çok basit dedi, ben sevdiğim kadınla evlendim ama beni sevenle
değil o yüzden sen benden daha mutlusun ve şanslısın dedi. Düşündüm haklıydı en
azından beni sevmeyen biriyle birlikte değildim, ya sevdiğim kadın beni
sevmeseydi değil mi, Allah korusun.
Mehmet’le beraber bir başka dostumuz olan Selami Şanslı’nın
başkanlığını yaptığı “Karşılıklı Severek Evlenenler Derneği”ne doğru yürümeye
başladık, ben ne güzel yağmur yağıyor falan derken Mehmet küfrediyordu yağan
yağmura. Derneğe vardığımızda kapı hafif aralıktı ve içeriden Ahmet Kaya’nın
dertli sesi geliyordu. İçeri seslendim Selami gelin odamdayım dedi. Odasına
geçtiğimizde masanın üzerinde içilmiş, içilecek ve içilmekte olan sigaralar
durmaktaydı ve içilmiş olanlar diğerlerinin toplamından oldukça fazlalardı.
Hayırdır dedim en mutlu olacağına inandığımız adama. Üçümüzden en mutlu olanın
sen olması gerekmiyor muydu dedim, gülümsemedi alaycı bile olsa. Öyleydim dedi,
ama kısa bir süreliğine, hatta inanır mısınız derneğin üyeleri arasında hala
mutlu olanların sayısı bir elin parmaklarını geçmez. En kalabalık derneklerden
biriydi ama biliyorduk ki çoğu yalan söylemişti. İnsan sevdiği kadının
başkasıyla evlenmesini kendisi kolay kabul edemezken nasıl itiraf etsin
başkasına değil mi? Bizim derneğin üyesi baya azdı o yüzden diğerlerine
nazaran. Neyse Selami’ye sordum hayırdır diye, bilmem hayr mı şer mi ama artık
yeni bir dernek kurmanın zamanı geldi dedi, “Karşılıklı Severek Evlenip
Birbirinden Nefret Etmeye Başlayanlar Derneği”. Mehmet’le birbirimize hayretler
içerisinde baktık. Boş verin dedi Selami, en şanslı, en mutlu sıralamasını
değiştirelim. Bence en mutlu sen olmalısın Ahmet diye devam etti ve beni
şaşırtacak şekilde Mehmet de onu destekledi. Neredeyse ben de inanacaktım en
mutlu olması gerekenin ben olduğuma. Selami anlatmaya başladı; “ne de çok
sevmiştik birbirimizi, her şey yolunda gitmişti hiç üzülmeden üzmeden evlendik.
Sonra mutluluğun azalan verimler kanunu ile hareket ettiğini öğrenmeye başladım
yavaş yavaş. Beraber yaşadıkça hayat keyfimizi kaçırdı, yönetemedik
sevgimizi, elbette bunu başaran az sayıda çift oldu ama geneli maalesef
başarılı olamadı.” Çok enteresan gelmişti Selami’nin anlattıkları, ben farklı
bir projeksiyon çizmiştim oysa sevdiğim kadınla evlenirsem ne olacağına dair.
Selami ile Mehmet’i “Karşılıklı
Severek Evlenenler Derneği”nde bıraktım. Beraber hüzünlerini yaşamalarına izin
verdim, sonra uzun bir yürüyüşe çıktım, derneğe döndüm ve yüzümde bir gülümseme
kaldığını farkettim…
13 Aralık 2012 Perşembe
Kendime ve Sana Notlar 2
Kendime notlar; asla sorumluluk alma ve eğer sorumluluk aldıysan sorumlulukarını yerine getir. Hak yemekten kork haksızlığa uğramaktan değil. Karar vermekten korkma, özellikle kendinle ilgili olanlardan. Asla daha çok insan seni sevsin diye uğraşma, sevmeleri önemli değil razı olmaları önemli unutma. Çok çalışmana gerek yok hakkını verecek kadar çalış kalanında yaşa. İşin hayatın olmasın hayatın da işin. Yaşar gibi yaşa, yaşarmış gibi yapma. Ölümden korkma, hesaptan kork. Cenazene kaç kişinin geleceğini düşünmei bırak gelenlerin ne diyeceğini düşün. Arabanın markası önemli değil unutma, yanına gitmek istediğin birilerinin olması önemli, ve seninde yanında görmek isteyen birilerinin. Evinin deniz görmesinin manası yok, denizi beraber izleyecek birinin varlığı önemli. Yalnız kalmaktan kork, yalnız kalkmaktan, ama en çok kalbinin yalnız olmasından. Aşk mecburiyet değildir, sevgi de öyle. Herşeyi sevmeyi dene, aşık olmadıysan bile yalnız kalmazsın. Unutma ömür kısa ve hızlı. Bu hıza ayak uydurmayı deneme, kendi hayatını yaşamayı dene. Okuyabileceğin kadar okuma, yeteri kadar oku, okuduğundan daha fazla düşünmüyorsan okumaya ara ver. Kendini tekrara düşüyorsan kendinden biraz uzaklaş, kendin hakkında yeni şeyler öğren. Söyleyecek yeni sözlerin yoksa susmayı dene, düşünmeyi dene. Gerçekten sevmedikten sonra yapman gereken tek şey bunun sebebini sorgulamak olmalı. Ama gerçekten sevmeye konsantre olma, bırak olacaksa olsun. İnsan boğazına hükmedebilir ya da sağlığı elverdikçe ellerine, aklına... Ama unutma insan gönlüne zannettiği kadar hükmedemez. Şükretmeyi öğren, üzüldüğün şeylerin geçici olduğunu bil ve unutma büyük üzüntüler yaşatabilen duygular üzmeden önceki halleriyle çok sevindirmiştir seni. Böyle duygular herkese nasip olmaz unutma.
Sana notlar; sorumluluk alma, insanların sorumluluk almasını sağla, bırak onlar düşünsün. İstediğin herşey senin olmalı ve sen bunlar için çalışmamalısın unutma. Bırak sana sunulsunlar, sunmuyorlarsa nefret et ve nefretinden korksunlar. Ömür seni üzebilecekleri kadar uzun sakın buna izin verme, unutma senin üzülmen tüm insanlığın üzülmesi gibidir. Yalnız kalmaktan korkma seni yalnız sadece yanındakileri doğru insanlardan seçmeye bak. Gerçekten sevilmedikten sonra sakın merhamet gösterme. Bir sürü insan olacaktır etrafında, sakın onlara gülümseyip şımartma, unutma gülümsemen güneşin ışığını bastırır senin. Gülümse tamam ama yapmacık olsun yalvarırım, gözlerini kullanma.
Ne yaparsan yap kimsenin yanında sonsuza kadar kalma, kimse bunu haketmez...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)