12 Ağustos 2014 Salı

Öylesine yazılmış bir yazı

Çocukken olmak istediğim adamın olmak istediklerim arasında en zor olunabilecek olmasına çok şaşırmıştım ilk bu meseleyi düşünmeye başladığımda. Oysa çocukken hırsları, hesapları olmayan güzel yaratıklarızdır. Doğallayın hayallerimizin de aynı ölçüde safça ve basit olması gerektiğini düşündüğümden şaşırmıştım bu çocukken olmak istediğiniz adam olamayacağınız gerçeğine. Çocukken büyüdüğümüzde süperman olmak istemiş olabiliriz, bi yandan bunun asla olmayacağını bilsek de ümidimizi kaybetmeyiz. Her yıldız kaymasında aklımıza bi acaba sorusu gelir. Her örümcek gördüğümüzde biraz korkuyla karışık "bi kere ısırsa bişey olmaz bence" diye düşünmekten kaçamayız. Sonra astronot olma isteği en popüler hayaller arasında ilk sıraları zorlar. Astronotların o yıldız senin bu gezegen benim gezdiklerini hayal ederiz gök yüzüne bakarken. Sonra büyümeye başlarız.
Biz büyüdükçe kirlendiğini dinledik dünyanın ve bunu dert edinmedik. Sanırım orada kaybettik yaşama savaşını. Bunu dert edinen insanların dünyaya katkıları ortada iken bizler bizim büyümemizle kirlenen dünyanın bu halinin bizim suçumuz olmadığına önce kendimizi sonra kendimiz gibilerini inandırdık.




18 Haziran 2014 Çarşamba

Kavga

     İçimde savaşma yada direnme arzusu yok, belki uğruna savaşacağım bişey yok ya da benim uğruna savaşılacak olarak seçtiğim şeyi seçenlerle farklılıklarımız beni savaşmaktan uzak tutuyor. Sizleri imrenerek ve korkarak izliyorum. Çok güzel savaşıyor bir o kadar güzel nefret ediyorsunuz. Bu sizi diri tutuyor, mesela kazanacağınıza dair umudunuzu hiç kaybetmiyorsunuz, artık neyi kazanmayı umuyorsanız. Kaybetmeye dair korkularınızın bile güzel karşılıkları var ve bu sizi risk almak konusunda cesur yapıyor. O kadar güzel taraftasınız ki diğer taraftakilerin tamamı kötü tamamına yakını aptal ve hain. Herkes en doğru tarafta olmasına rağmen herkes farklı tarafta olabiliyor. Üstelik sevmediğiniz tarafta yer almıyor olmak sizin nefretinizden nasiplenmemek için bir bahane değil, zaman zaman daha düşük dozda zaman zaman daha yüksek dozda nefret sevmediğiniz tarafta yer almayan ama sizin yanınızda olmayanlar içinde kullanımda.
    Bir bilinmezcilikle dolu zihnim, hanginizin daha doğru olduğunu bilemiyorum, aynı kelimeleri kullanıp tamamen farklı hikayeler anlatıyorsunuz. Aslında ikinizi de sevmiştim ben, ama siz ikiniz diğerinden nefret etmedikçe kendisini sevemeyeceğimi iddia ettiniz. Bu durum bi çıkmaz sokak yarattı aslında. İkinizi de sevdiğim için ikinizi de sevmemem gerekiyordu. Ben de ikinizi de sevmeyi bırakmaya karar verdim. Sizi sevmeyi bırakmak o kadar kolay değil aslında. Zira genelde sizi seven insanlar benim sevdiklerim. Şimdi onlar beni eskisinden daha az seviyorlar sırf sizi sevmiyorum diye. Ümitvar olmaya bi miktar ara vererek kavganızda şimdilik sadece dualarımda taraf tutmaya devam edeceğim.





7 Ocak 2014 Salı

Çok Şükür Ahiret Var...

Telefonu olmadığı için sevinecekti eğer dışarıdan gelen ağıtla öğrenmeseydi babasının öldüğünü. Belki filmlerde gördüğü gibi olurdu eğer o ağıtta olmasaydı, kapıya bir araba yaklaşır, üniformalı biri iner araçtan ve üzgünüz derdi. Öyle deseydi de en az şimdiki kadar üzülecekti oysa. Kaçak mal getiriyordu babası üç kuruş için. Babasının yeni aldığı ayakkabıya takıldı gözü, sanki o ayakkabı yüzünden ölmüştü babası. Sonradan öğrendi ki aslında sadece babasını değil amcasını, kuzenini ve başka birçok abi-amca dediği insanı yitirmişti bir gecede. Örnek aldığı, sevdiği, hayatına yön veren bütün erkekler gitmişlerdi. Ya hızlı büyümeliyim ya da onların yanına gitmeliyim diye geçti aklından ama sonra hemen ikinci fikri çıkardı aklından, ölenler arasında yer alan kuzeni intiharın büyük günah olduğunu söylemişti. Babası da başkasının hakkına girmenin günah olduğunu.  
Köyde tüm kadınlar ağıt yakıyorlardı köy meydanında ki zaten pek erkek kalmamıştı, çok yaşlılar ve çok genç olanlar dışında. Dedeler de ağlıyordu, ne olduğunu anlayamayacak kadar küçük olan çocuklarda. Sanırım sadece o ağlamıyordu, yumruğunu sıkmış yere bakıyordu. Dizlerinin üzerine çöktü, babasının kokusunu duydu, ona onu sevdiğini söylüyordu amcası.

Ufka baktı aklından geçen tek bir cümle vardı “baba o ayakkabıyı istemiyorum artık, sen gel, sadece sen gel…”

30 Ekim 2013 Çarşamba

Beklemek Üzerine

- Beklemekten ömrüm çürüdü.
+ Neyi?
- Bilmiyorum, bilsem beklemez gider alırdım.
+ Nasıl yani?
- Bu soruya nasıl cevap vereceğime emin değilim. Bekliyorum bişeyi ama neyi beklediğimi bilmiyorum, bu yüzden aslında beklediğimden de emin değilim.
+ Kafam karıştı.
- Emin ol benimki kadar karışık değildir. Bir eksiklik var, demek ki gelmesi tamamlanması gereken bir şey var. Ama ne eksikliği ne de gelmesi gerekeni biliyorum.
+ Sadece eksikliği hissediyorsun öyle mi?
- Basite indirgersek öyle denilebilir. Aslında bu his sürekli değil, sürekli bir boşluk hali yada sürekli bir istem hali değil. Zaman zaman gün yüzüne çıkan enteresan bir hissiyat.
+ E o zaman çok uzun süre beklemiyorsun aslında, zaman zaman bekliyorsun?
- Zaman zaman bekliyorum ama sanki aynı şeyi bekliyorum. Ama hiç gelmeyen ve gelmeyecek bişeyi bekliyorum gibi.
+ Gelmeyeceğini biliyorsan neden bekliyorsun?
- Belki gelir diye, ya da en azından neyin geleceğini neyi beklediğimi anlarım diye, hem sanki elimde beklemek.
+ Tamam kızma, velev ki geldi diyelim aslında hiç gelmeyecek olan, neyi beklediğini bilmiyorsun geldiğini nasıl anlayacaksın?
- Eksiklik tamamlanacak o vakit, geldiğinde merhaba diyecek değil elbette, ama hissettiğim eksiklik sona erecek. Eksiklik yoksa ihtiyaç ve dolayısıyla beklemek de yok. Sen beklemiyor musun?
+ Çok şükür beklemiyorum. Ben otobüs gelmese beş dakika sinirlenen bir adamım, gelmesi meçhul olan bişeyi beklemeye tahammül edemem. Sana hep imrenirdim ne sabırlı adam diye ama geçti, zordur beklemek.
- Alıştım yılda bir kaç hafta beklemeye. O bir kaç hafta ne zaman geliyor belli olmuyor ama geldiğinde bekliyorum bekliyorum sonra gelmiyor ve eksiklik hissi kayboluyor. Belki eksiklik hissi beklemek ihtiyacından. Yani aslında beklemeyi bekliyorum ve yeterince bekleyince beklemeye olan ihtiyacım kayboluyor ben de beklemekten vazgeçiyorum.
+ Aynı cümleyi bir daha kuramayacağına bahse girerim. Sınırsız beklemesine.
- Yokum...







11 Eylül 2013 Çarşamba

Hayal gücü yada hayat gücü

Büyüdükçe hayal gücümüz iğdiş edilmiş, kurumuş ve çatlamış. İğdiş etmek hep kullanmak istediğim bir kavramdı ama hayal gücüm için kullanınca acı verdi. Çatlayan hayal gücü yerine gerçeğin saçmalığına bırakmış. Unutulmamalı ki gerçeğin saçmalığı haya gücünün saçmalığını döver. 

Çocukken, sevdiğim yada sevmediğim şeylerin karşılığını doğrudan veremediğim için sanırım, büyüklerin reenkarnasyon dedikleri bişeye inanmıştım. Mesela çok bağıran sinirli adamların sonraki hayatlarında benim ayakkabılarım olduklarına inanıp her giyişimde onların ağızlarına topuğumu geçirdiğimi düşünüyordum. Cidden rahatlatıcı bir düşünceymiş şimdiki çaresizliğime bakınca...

Kuruyan hayal gücümün çatlaklarından akıp giden yaşama sevincimmiş. Bunu farketmem baya zamanımı aldı, santim santim büyüyen çatlaktan damla damla akan ve kaybolan yaşama sevinci. Onun yarattığı boşluğu dolduran gerçeğin saçmalığı. Ama farketmenin en güzel tarafı farkettiğin kötü bişeyi durdurmak için çabalayabilmen. Tüm yaşama sevincimi kaybetmeden farkettim çatlakları ve tamire giriştim. Çabalarken hatırladım çocukken kurduğum hayalleri, mutlulukları ve küçük intikamları. Kimseye gerçekten acı çektirmeden aslında onlardan intikam alabiliyordum.Çocukluğum aklıma gelince süt istedi canım, nesquikli.

Hayal gücü kuruyan insanlar gördüğümde üzülüyorum ve onları uyarmak istiyorum, ama haya gücü kurumuş insan uyarıldığında çok kızıyor. Bu kızgınlık geçtiğinde olanı farkedenlerden hemen mücadeleye başlayanlar kurtulabiliyor hazin sondan.

Bırakın çevrenize uymayı, kıvamında delilik iyidir, kimseye zarar vermeden kimsenin size zarar veremeyeceği miktar delilik. Onlar delilik diyecekler buna siz kendiniz olmak diyeceksiniz, ki sizin tanımınız daha doğru. Hayal gücünüzü kullanmaktan bıkmayın, o sizi kabul edilebilir bir miktar delirtir zaten. Yine ayakkabılarınızın kötü adamlar olduğunu düşünün mesela, havluların önceki hayatlarında türlü kötülükler yapmış adamlar olduğunu. Ya da nutella kutularının eskiden süper insanlar olduğuna. Böylece rahatlayacak ve dünyayı anlamayacaksınız. Bu sizin kazandığınız zaman olacak...







2 Temmuz 2013 Salı

Kısa Bir Düğün Hikayesi

Bir kır düğünündeyim, herkes çok keyifli, şarkılar söyleniyor hep beraber, çocuklar koşuşturuyorlar sağa sola. Sanki sadece gelin ve damat için değil herkes için hayatlarının en mutlu günü gibi. Masaların arasında koşuşturan garsonlar bile mutlu görünüyorlar ki buna çok şaşırıyorum, genelde suratsız olurlar. 
Gelin ve damat masaları geziyorlar tebrikler ve elbette takılar için. Herkes büyük bir aşkla tebrik ediyor çifti sanki kendi evliliklerinde çok mutlularmış gibi. Masalarda bulunan bekarlara manalı bakışlar bazen de ufak takılmalar eşliğinde devam ediyor tebrik ve takı merasimi. Çiftin yüzü giderek düşmeye başlıyor, sanırım yorulmaya başladılar. Herkesi mutlu etmekten mi yoksa fiziksel olarak mı yoruldular bilmiyorum. Bir sürü insan tarafından, ki büyükçe bir kısmını tanımıyorlar,öpülmenin verdiği kötü hissiyat ile ilerliyorlar masaların arasında. Yanlarında bulunan gelinin kız kardeşinin elindeki torba hızla doluyor. Sanırım hasılat iyi diye düşünüyorum. İstemsizce cebimdeki altını yokluyorum. Allahtan altın fiyatları düştü, yoksa sezon zor geçecekti benim için. Çift bulunduğum masaya yaklaşıyor, her düğünde olduğu gibi bekar erkeklerin masası en sonda. Gelini usulen tebrik ediyor damada sarılıyorum. Damadın kulağına eğilip tebrik ediyor, standart düğün densizliklerinden yapmıyorum, yeterince maruz kalmıştır zavallı. Neyse ki koşar adım yaklaşan aile büyüklerinden biri çifti zorla masaların arasındaki boşluğa çekip dans etmelerini sağlamak için kollarına giriyor da ayakta uzun süre kalmak zorunda kalmıyorum. 
Mutlu şarkılar çalıyor hep orkestra ve bu mutlu şarkılar herkesi mutlu ediyor. Herkesin aynı anda mutlu olmasını mümkün görmediğimden ben mutsuz olmayı seçiyorum bu şarkılarda. Bir ezgi düşünün her duyanı mutlu eden ama sizi hüzne boğan. İşte o ezgiyi duyup da mutlu olduğunuz gün hayatınızda bir şeyler gerçekten kötü gidiyordur.




4 Haziran 2013 Salı

Benden bu kadar...

Sizin hiç yüreğiniz yandı mı? Kalbiniz gerçekten kırıldı mı? Sevdiğiniz kadından ayrılmaktan bahsetmiyorum, sevdiğiniz insanların kaybından da. Bir annenin evladını kaybettiğinde yaşadığı acıyı yaşayabileceğinizi düşündünüz mü? Bir sabah ansızın bir komşusunun kapısını çaldığını görerek gülümseyerek kapıya yönelen boşnağın komşusu tarafından vurulurken yaşadığı hayal kırıklığı dolu yürek yanmasını yaşamaya yaşatmaya cesaretiniz var mı?

Bu aralar aynaya bakıyor musunuz mesela? Baktığınızda fantastik Amerikan filmlerinde olduğu gibi içinizi, ta derinliklerinizi görebiliyor musunuz? Nefretinizin kaynağı sanmıyorum ki çocukluğunuzda ailede gördüğünüz şiddet olsun. Hatta eminim birçoğunuz el bebek gül bebek büyütülmüşsünüzdür. Anneleriniz tırnağınıza taş değse ağlayacak hale gelmişlerdir. Futbol maçı izlerken hafif sakatlanan futbolcunun annesinin hissettiklerini düşünüp üzülen annelerin evlatlarıyız biz.

Dağınık yazıyorum zira toparlayacak ne gücüm ne umudum var bizlere dair. 30 yıldır yaşadığım topraklardan artık soğudum, aynı otobüse bindiğim, aynı takımı tuttuğum, aynı kahvede oyun oynadığım insanlardan. Dostlarımdan soğumadım ve imtina ettim ne hissettiklerini bilmemeye. 28 Şubat sürecinde meydanlarda dayak yediğimde kızmıştım, ablam okuldan atıldığında, babam sürülüp üstüne ağır cezada yargılandığında çok ama çok kızmış, dayak yediğimi unutmuştum ablamın gözyaşlarını gördüğümde. Aynı gözyaşlarının akmasına sebebiyet vermemeye söz verdim biraz sakinleşince. Hırs ve nefret eksikliği var bünyemde belki, size göre fazla hümanist, imanı zayıf, light vs olabilirim bilmiyorum ama sakin kalabilmenin, vicdanınızın nefretiniz önünde kalmasını sağlayacak şey olduğunu buldum.


Bende değil komşumu öldürmek köpeğine hoşt diyecek bana göre anlayış, belki size göre yürek yok. Kalıp değiştirmeye çalışacak ne enerji ne umut da yok. Birbirinden nefret eden insan sayısının nefret etmeyen insanlardan kat kat fazla olduğu bu topraklar benim ümidimi bir karadelik gibi soğurdu. Lanet olsun ki henüz gidemiyorum, ya da evime kapanamıyorum. Çok fakir olup sadece karnımı doyurmakla ilgilenemiyor ya da çok zengin olup başka meselelere yoğunlaşamıyorum. Orta sınıf problemi yaşıyor hayatla ilgileniyorum. Eskiden olsa size ağlamayı tavsiye ederdim, kalbinizi yumuşatırdı belki ama artık ilgilenmek istemiyor size nefretinizde başarılar diliyorum. Aman ha kendinizle mücadele etmeyin, olur da daha farklı insanlar olursunuz…