7 Ocak 2014 Salı

Çok Şükür Ahiret Var...

Telefonu olmadığı için sevinecekti eğer dışarıdan gelen ağıtla öğrenmeseydi babasının öldüğünü. Belki filmlerde gördüğü gibi olurdu eğer o ağıtta olmasaydı, kapıya bir araba yaklaşır, üniformalı biri iner araçtan ve üzgünüz derdi. Öyle deseydi de en az şimdiki kadar üzülecekti oysa. Kaçak mal getiriyordu babası üç kuruş için. Babasının yeni aldığı ayakkabıya takıldı gözü, sanki o ayakkabı yüzünden ölmüştü babası. Sonradan öğrendi ki aslında sadece babasını değil amcasını, kuzenini ve başka birçok abi-amca dediği insanı yitirmişti bir gecede. Örnek aldığı, sevdiği, hayatına yön veren bütün erkekler gitmişlerdi. Ya hızlı büyümeliyim ya da onların yanına gitmeliyim diye geçti aklından ama sonra hemen ikinci fikri çıkardı aklından, ölenler arasında yer alan kuzeni intiharın büyük günah olduğunu söylemişti. Babası da başkasının hakkına girmenin günah olduğunu.  
Köyde tüm kadınlar ağıt yakıyorlardı köy meydanında ki zaten pek erkek kalmamıştı, çok yaşlılar ve çok genç olanlar dışında. Dedeler de ağlıyordu, ne olduğunu anlayamayacak kadar küçük olan çocuklarda. Sanırım sadece o ağlamıyordu, yumruğunu sıkmış yere bakıyordu. Dizlerinin üzerine çöktü, babasının kokusunu duydu, ona onu sevdiğini söylüyordu amcası.

Ufka baktı aklından geçen tek bir cümle vardı “baba o ayakkabıyı istemiyorum artık, sen gel, sadece sen gel…”

30 Ekim 2013 Çarşamba

Beklemek Üzerine

- Beklemekten ömrüm çürüdü.
+ Neyi?
- Bilmiyorum, bilsem beklemez gider alırdım.
+ Nasıl yani?
- Bu soruya nasıl cevap vereceğime emin değilim. Bekliyorum bişeyi ama neyi beklediğimi bilmiyorum, bu yüzden aslında beklediğimden de emin değilim.
+ Kafam karıştı.
- Emin ol benimki kadar karışık değildir. Bir eksiklik var, demek ki gelmesi tamamlanması gereken bir şey var. Ama ne eksikliği ne de gelmesi gerekeni biliyorum.
+ Sadece eksikliği hissediyorsun öyle mi?
- Basite indirgersek öyle denilebilir. Aslında bu his sürekli değil, sürekli bir boşluk hali yada sürekli bir istem hali değil. Zaman zaman gün yüzüne çıkan enteresan bir hissiyat.
+ E o zaman çok uzun süre beklemiyorsun aslında, zaman zaman bekliyorsun?
- Zaman zaman bekliyorum ama sanki aynı şeyi bekliyorum. Ama hiç gelmeyen ve gelmeyecek bişeyi bekliyorum gibi.
+ Gelmeyeceğini biliyorsan neden bekliyorsun?
- Belki gelir diye, ya da en azından neyin geleceğini neyi beklediğimi anlarım diye, hem sanki elimde beklemek.
+ Tamam kızma, velev ki geldi diyelim aslında hiç gelmeyecek olan, neyi beklediğini bilmiyorsun geldiğini nasıl anlayacaksın?
- Eksiklik tamamlanacak o vakit, geldiğinde merhaba diyecek değil elbette, ama hissettiğim eksiklik sona erecek. Eksiklik yoksa ihtiyaç ve dolayısıyla beklemek de yok. Sen beklemiyor musun?
+ Çok şükür beklemiyorum. Ben otobüs gelmese beş dakika sinirlenen bir adamım, gelmesi meçhul olan bişeyi beklemeye tahammül edemem. Sana hep imrenirdim ne sabırlı adam diye ama geçti, zordur beklemek.
- Alıştım yılda bir kaç hafta beklemeye. O bir kaç hafta ne zaman geliyor belli olmuyor ama geldiğinde bekliyorum bekliyorum sonra gelmiyor ve eksiklik hissi kayboluyor. Belki eksiklik hissi beklemek ihtiyacından. Yani aslında beklemeyi bekliyorum ve yeterince bekleyince beklemeye olan ihtiyacım kayboluyor ben de beklemekten vazgeçiyorum.
+ Aynı cümleyi bir daha kuramayacağına bahse girerim. Sınırsız beklemesine.
- Yokum...







11 Eylül 2013 Çarşamba

Hayal gücü yada hayat gücü

Büyüdükçe hayal gücümüz iğdiş edilmiş, kurumuş ve çatlamış. İğdiş etmek hep kullanmak istediğim bir kavramdı ama hayal gücüm için kullanınca acı verdi. Çatlayan hayal gücü yerine gerçeğin saçmalığına bırakmış. Unutulmamalı ki gerçeğin saçmalığı haya gücünün saçmalığını döver. 

Çocukken, sevdiğim yada sevmediğim şeylerin karşılığını doğrudan veremediğim için sanırım, büyüklerin reenkarnasyon dedikleri bişeye inanmıştım. Mesela çok bağıran sinirli adamların sonraki hayatlarında benim ayakkabılarım olduklarına inanıp her giyişimde onların ağızlarına topuğumu geçirdiğimi düşünüyordum. Cidden rahatlatıcı bir düşünceymiş şimdiki çaresizliğime bakınca...

Kuruyan hayal gücümün çatlaklarından akıp giden yaşama sevincimmiş. Bunu farketmem baya zamanımı aldı, santim santim büyüyen çatlaktan damla damla akan ve kaybolan yaşama sevinci. Onun yarattığı boşluğu dolduran gerçeğin saçmalığı. Ama farketmenin en güzel tarafı farkettiğin kötü bişeyi durdurmak için çabalayabilmen. Tüm yaşama sevincimi kaybetmeden farkettim çatlakları ve tamire giriştim. Çabalarken hatırladım çocukken kurduğum hayalleri, mutlulukları ve küçük intikamları. Kimseye gerçekten acı çektirmeden aslında onlardan intikam alabiliyordum.Çocukluğum aklıma gelince süt istedi canım, nesquikli.

Hayal gücü kuruyan insanlar gördüğümde üzülüyorum ve onları uyarmak istiyorum, ama haya gücü kurumuş insan uyarıldığında çok kızıyor. Bu kızgınlık geçtiğinde olanı farkedenlerden hemen mücadeleye başlayanlar kurtulabiliyor hazin sondan.

Bırakın çevrenize uymayı, kıvamında delilik iyidir, kimseye zarar vermeden kimsenin size zarar veremeyeceği miktar delilik. Onlar delilik diyecekler buna siz kendiniz olmak diyeceksiniz, ki sizin tanımınız daha doğru. Hayal gücünüzü kullanmaktan bıkmayın, o sizi kabul edilebilir bir miktar delirtir zaten. Yine ayakkabılarınızın kötü adamlar olduğunu düşünün mesela, havluların önceki hayatlarında türlü kötülükler yapmış adamlar olduğunu. Ya da nutella kutularının eskiden süper insanlar olduğuna. Böylece rahatlayacak ve dünyayı anlamayacaksınız. Bu sizin kazandığınız zaman olacak...







2 Temmuz 2013 Salı

Kısa Bir Düğün Hikayesi

Bir kır düğünündeyim, herkes çok keyifli, şarkılar söyleniyor hep beraber, çocuklar koşuşturuyorlar sağa sola. Sanki sadece gelin ve damat için değil herkes için hayatlarının en mutlu günü gibi. Masaların arasında koşuşturan garsonlar bile mutlu görünüyorlar ki buna çok şaşırıyorum, genelde suratsız olurlar. 
Gelin ve damat masaları geziyorlar tebrikler ve elbette takılar için. Herkes büyük bir aşkla tebrik ediyor çifti sanki kendi evliliklerinde çok mutlularmış gibi. Masalarda bulunan bekarlara manalı bakışlar bazen de ufak takılmalar eşliğinde devam ediyor tebrik ve takı merasimi. Çiftin yüzü giderek düşmeye başlıyor, sanırım yorulmaya başladılar. Herkesi mutlu etmekten mi yoksa fiziksel olarak mı yoruldular bilmiyorum. Bir sürü insan tarafından, ki büyükçe bir kısmını tanımıyorlar,öpülmenin verdiği kötü hissiyat ile ilerliyorlar masaların arasında. Yanlarında bulunan gelinin kız kardeşinin elindeki torba hızla doluyor. Sanırım hasılat iyi diye düşünüyorum. İstemsizce cebimdeki altını yokluyorum. Allahtan altın fiyatları düştü, yoksa sezon zor geçecekti benim için. Çift bulunduğum masaya yaklaşıyor, her düğünde olduğu gibi bekar erkeklerin masası en sonda. Gelini usulen tebrik ediyor damada sarılıyorum. Damadın kulağına eğilip tebrik ediyor, standart düğün densizliklerinden yapmıyorum, yeterince maruz kalmıştır zavallı. Neyse ki koşar adım yaklaşan aile büyüklerinden biri çifti zorla masaların arasındaki boşluğa çekip dans etmelerini sağlamak için kollarına giriyor da ayakta uzun süre kalmak zorunda kalmıyorum. 
Mutlu şarkılar çalıyor hep orkestra ve bu mutlu şarkılar herkesi mutlu ediyor. Herkesin aynı anda mutlu olmasını mümkün görmediğimden ben mutsuz olmayı seçiyorum bu şarkılarda. Bir ezgi düşünün her duyanı mutlu eden ama sizi hüzne boğan. İşte o ezgiyi duyup da mutlu olduğunuz gün hayatınızda bir şeyler gerçekten kötü gidiyordur.




4 Haziran 2013 Salı

Benden bu kadar...

Sizin hiç yüreğiniz yandı mı? Kalbiniz gerçekten kırıldı mı? Sevdiğiniz kadından ayrılmaktan bahsetmiyorum, sevdiğiniz insanların kaybından da. Bir annenin evladını kaybettiğinde yaşadığı acıyı yaşayabileceğinizi düşündünüz mü? Bir sabah ansızın bir komşusunun kapısını çaldığını görerek gülümseyerek kapıya yönelen boşnağın komşusu tarafından vurulurken yaşadığı hayal kırıklığı dolu yürek yanmasını yaşamaya yaşatmaya cesaretiniz var mı?

Bu aralar aynaya bakıyor musunuz mesela? Baktığınızda fantastik Amerikan filmlerinde olduğu gibi içinizi, ta derinliklerinizi görebiliyor musunuz? Nefretinizin kaynağı sanmıyorum ki çocukluğunuzda ailede gördüğünüz şiddet olsun. Hatta eminim birçoğunuz el bebek gül bebek büyütülmüşsünüzdür. Anneleriniz tırnağınıza taş değse ağlayacak hale gelmişlerdir. Futbol maçı izlerken hafif sakatlanan futbolcunun annesinin hissettiklerini düşünüp üzülen annelerin evlatlarıyız biz.

Dağınık yazıyorum zira toparlayacak ne gücüm ne umudum var bizlere dair. 30 yıldır yaşadığım topraklardan artık soğudum, aynı otobüse bindiğim, aynı takımı tuttuğum, aynı kahvede oyun oynadığım insanlardan. Dostlarımdan soğumadım ve imtina ettim ne hissettiklerini bilmemeye. 28 Şubat sürecinde meydanlarda dayak yediğimde kızmıştım, ablam okuldan atıldığında, babam sürülüp üstüne ağır cezada yargılandığında çok ama çok kızmış, dayak yediğimi unutmuştum ablamın gözyaşlarını gördüğümde. Aynı gözyaşlarının akmasına sebebiyet vermemeye söz verdim biraz sakinleşince. Hırs ve nefret eksikliği var bünyemde belki, size göre fazla hümanist, imanı zayıf, light vs olabilirim bilmiyorum ama sakin kalabilmenin, vicdanınızın nefretiniz önünde kalmasını sağlayacak şey olduğunu buldum.


Bende değil komşumu öldürmek köpeğine hoşt diyecek bana göre anlayış, belki size göre yürek yok. Kalıp değiştirmeye çalışacak ne enerji ne umut da yok. Birbirinden nefret eden insan sayısının nefret etmeyen insanlardan kat kat fazla olduğu bu topraklar benim ümidimi bir karadelik gibi soğurdu. Lanet olsun ki henüz gidemiyorum, ya da evime kapanamıyorum. Çok fakir olup sadece karnımı doyurmakla ilgilenemiyor ya da çok zengin olup başka meselelere yoğunlaşamıyorum. Orta sınıf problemi yaşıyor hayatla ilgileniyorum. Eskiden olsa size ağlamayı tavsiye ederdim, kalbinizi yumuşatırdı belki ama artık ilgilenmek istemiyor size nefretinizde başarılar diliyorum. Aman ha kendinizle mücadele etmeyin, olur da daha farklı insanlar olursunuz…


7 Mayıs 2013 Salı

Öleyazmak

        Vurulmak çok garip bir duyguymuş, sanırım ilk defa yaşadığımız bütün duygular başta çok garip geliyor, ama sadece bir anlığına. Sonra duyguya hemen alışıyor insan ve o duygu daha önce tadını bildiği diğer duygulardan farksız bir hal alıyor. Bir kere vurulduktan sonra baştaki şok geçince can yanmasını bir tarafa bırakırsanız soğuğu ve sıcağı aynı anda hissediyorsunuz, akan kan vücudunuzun dışında sıcaklık hissi yaratırken içiniz soğuyor. Basitçe soğuk suda yüzerken işemek gibi aslında. Sıcaklık git gide yerini iç üşümesine bırakırken hayatınız film şeridi gibi gözlerinizin önünden geçiyor demeyi çok isterdim. Elbette geçmiyor ki zaten o kadar zamanınız olmadığını biliyorsunuz. Öldükten sonra yaşadığım hayatını ölürken hatırlamamın bir faydası olacağını da sanmıyorum. Amerikan filmlerindeki gibi ölmek üzereyken aptal aptal espriler şakalar falan yapmak da aklınıza gelmiyor, insanlar beni gülerken hatırlasın falan diye de düşünmüyorsunuz zira insanlar sizi nasıl hatırlamak isterlerse öyle hatırlıyorlar. Hem insanlar balık hafızalı mı ki sadece son anınızı hatırlasınlar.
     Neden vurulduğumu bilmiyorum ama karın boşluğumdan vurulduğumu bilecek kadar bilincim yerinde. Nedense aklıma o an midem geldi, acaba çok hırpalanmış mıydı? Rahmetli eniştem geldi aklıma mide kanseri sebebiyle midesinin tamamı alınmıştı ve ince bağırsaktan midemsi yapmışlardı yerine, tıp çok ilerledi diye düşündüm belki beni de kurtarırlardı. Ölmek üzereyken, ki aslında ölüp ölmeyeceğimi ya da yaramın ne kadar ölümcül olduğunu bilmiyorum, aklına bunlar gelen bir insan bence kurtarılmamalı. Bir hatıran ne bileyim gözünün önüne gelecek sevdiğin kadın silüeti yok mu? Kelime-i şehadet getirmeyi de mi düşünemedin derler adama. Belki de bu yüzden kurtarılmalıyım ki tekrar ölüme yaklaşma şansım olursa doğru şeyler yapayım. Hem insan hata yapabilir neticede her gün ölümle yüzleşmiyoruz değil mi? 
    Eve varıp yiyeceğim yemeği düşünürken gördüğüm kuruyemişçiye uğrayıp çekirdek alsam mı diye düşünürken karnımda sinek ısırığı gibi bişey hissettim önce. Sinek dediğime bakmayın olsa olsa at sineğidir bu acıyı veren. Sonra az önce bahsettiğim ılıklık ve soğukluk. Acaba o çekirdeği alsamıydım, kurtulursam bu hikayeyi anlatırken çitlerdik tabi bir midem kaldıysa...







10 Nisan 2013 Çarşamba

Vejetaryen Serengeti Aslanı


Merhabalar, beni dinlemek isteyip istemediğinizi bilmiyorum, neticede sıkıcı bir hayatım var. Ben dünyadaki tek vejetaryen serengeti aslanıyım ve bir vejetaryen aslanın hayatı ne kadar eğlenceli olabilirse benimki de o kadar heyecanlı işte. Muhtemelen vejetaryen aslan nasıl olur diyorsunuz ama emin olun bu sorunun cevabı bende de yok. Doğduğumdan beri et yiyemedim, annem bunun bir rahatsızlık olduğunu söylerdi başta, çünkü et yiyemeyen bir aslan olsa olsa hastaydı. Daha sonra sürüden dışlanmamam için benim seçilmiş olduğum yalanını ortaya attı, albino bir zenci için kullanılan yalanın aynıydı bu ve sanırım yakınlardaki bir kasabada yaşayan insanlardan öğrenmişti annem yalan söylemeyi.  
Sürüye avlanmada yardım ediyordum evet ama sadece avı uygun yere kadar kovalayarak. Asla ısıramıyordum ki zaten çenem de diğerleri kadar kuvvetlenmemişti. Yaşıtlarım et yedikleri için benden hızlı geliştiler, ben ise zayıf bir aslan olarak hayatıma devam ettim. Belgeselciler gelmişti bir keresinde mekânımıza, sadece avlanma görüntüleri çekip gittiler, hatta aralarında benimle ilgili kıs kıs güldüklerini bile işitmiştim. Neymiş efendim benim doğam et yemekmiş, ne saçma bir aslanmışım falan. Yıllarca aslanlardan da bunları duyduğum için garipsemedim ama daha yetkin bir canlı olduğu iddiasındaki insanların farklılıklara bu kadar tahammülsüz olduğunu görmek dünyanın geleceği adına beni endişelendirdi. Bu endişeler vejetaryen olmamla alakalı sanırım zira karnımı doyurmak için avlanmak zorunda olmamak bana düşünmek için olukça fazla hatta gereksiz fazla zaman kazandırıyor.
Takdir edersiniz ki bir süre sonra sürümden yani ailemden ayrılmak zorunda kaldım zira albino bir zenci kabilesi için neyse yada Musevi olmaya karar vermiş bir nazi subayı, ben de oydum. Et yemeyen bir aslan. Karnımı doyurma sıkıntısı çekmiyorum, ağaçlardan beslenebilecek kadar çevik yerdeki otları yiyebilecek kadar kısayım. Temel sıkıntım konuşacak kimsenin olmaması. Aslında kimsenin beni anlamayacağını biliyorum ama her şeye rağmen benimle konuşmayı kabul edecek biri. Irkımın ezeli düşmanı olan bir zebra ya da antilop bile olabilir. Bir ara bir timsahla kısa bir sohbetimiz olmuştu, ta ki beni yemeye çalışana kadar. Vejetaryen olanın ben olduğumu unutmuşum.
Bu farklılık ve yalnızlıkla ortalamadan kısa bir ömür süreceğimi biliyorum. Doğama karşı çıktığım söyleniyor, eğer o benim doğam olsaydı karşı çıkamazdım kimse bundan bahsetmiyor. Ben diğerlerinin doğam zannettiği şeye karşı çıkıyor ama yaradılışımın gereğini yapıyorum. Kendimi biliyor en azından bilmeye çalışıyorum. İşte bu yüzden ortalamadan kısa da olsa, yalnız da olsa, yaşamaktan keyif alıyorum.